erotik sex shop ve cerkes bilgisi
çaldığımız için cezalandırılacağımızı söyledi. Kadınlar ağlamaya, masını istemeye başladılar ama komutan onların yalvarmalarını duy lıktan geldi. Alman otunu çalarak suç işlediğimizi söylemeye devam e Suçlamalarında haksız olduğunu düşündüm, dobra dobra, “Bu değil, Rus otu!” dedim.Öfkeyle kamçıyı kaptı, sertçe masaya indirdi. Sonra bana bakar^jj bize altı ay Goryaçi Klyuç’ta yol onarımında zorunlu çalışma cezası ve,., diğini söyledi.
Cesurca “Bunu bize yapamazsınız” dedim. “Bu bizim oruç ayımız, her gün gündoğumundan alacakaranlığa kadar yiyip içmeyiz, sigara da içmeyiz! Hayretle bana baktı, şaşırmıştı, “Siz kimsiniz.’” dedi.
“Biz Adıgeyiz... Tcherkessen” dedim, Almanların bize verdiği adı ekleyerek.
Bunu bilmiyordum” dedi, “Rus olduğunuzu sanmıştım.
“Biz Rus değiliz” dedim, “Adığe!”
Peki dedi, “bu durumda, bu seferlik sizi bırakıyorum. Ama Alman orunu çalmaya kalkışmayın bir daha.”
“Alman otu değil” dedim, “Rus otu!”
Raaaus! (defolun) diye bağırıp bizi ofisinden kovdu.
Dışarı çıkar çıkmaz üç kadın ağlayarak bana sarıldı. “Teşekkürler, evlat dediler. “Bizi Almanlardan kurtardığın için teşekkürler... ama o yalanı nereden buldun.’”
“Hangi yalanı.’”
“Oruç yalanını!”
“Bilmiyorum” dedim. Gerçekten bilmiyordum. Oruç zamanı değildi. Aslında hayatımda hiç oruç da tutmamıştım. Sanırım, bir şey söylemem gerektiğini düşünmüştüm, aklıma kendiliğinden bu gelmişti. Her neyse Alman komutan bana inanmıştı, ceza olarak yol onarımında çalışmak için altı aylığına Goryaçi Klyuç’a gönderilmekten bizi yalan kurtarmıştı.
Kofum Meselesi
Bir sabah “Nathor! Nathor!” diye bağıran seslerle uyandım. Bazı arkadaş-
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 8ç
larımın bana seslendiğini biliyordum. O tarihte, özellikle yetişkin erkeklerin yokluğunda, kendimizi o kadar büyümüş hissediyorduk ki, kendi adlarımızı kullanmaktansa birbirimize soyadlarımızla hitap etmeye başlamıştık. Evden çıkınca mükemmel donanımlı arabasında Kasey Huştu fark ettim. Arabada köyümüzden on çocuk daha vardı, neşeyle gülümsüyorlardı. Kasey’in huysuzluk eden iki atı göz alıcı koşumunun içinde parıldıyordu. Kasey bana selam verdi, yüzü aydınlıktı. İki eliyle atların dizginlerini sıkıca tutuyor, arabasına koştuğu şahlanan iki atı sakinleştirmeye çalışıyordu. Yakın zamanda sahip olduğu yeni mal varlığıyla son derece gurur duyduğunu görebiliyordum. Arabasındaki bütün çocuklar onun mutluluğunu ve gururunu paylaşarak onunla birlikte gülümsüyordu.
Selamlarına karşılık verdikten sonra, “Lütfen, içeri gelin, arkadaşlar” dedim. Teşekkür ettiler, Sups ırmağına yüzmeye gittiklerini söylediler, kendilerine katılmaya davet ettiler. Teşekkür ettim, bütün gece atları otlattığımı, uykumu açmamam gerektiğini söyledim.
Sabah on bir civarıydı. Hızla gittiler, uyumaya devam etmek için odama döndüm. Biraz sonra yine telaşlı bir sesle uyandım. Bu Kasey Huştun sesiydi, ama korkunç heyecanlıydı. Dışarı fırladım.
Atlarından birine binmişti. “Çabuk, Nathor” dedi. “Sups’ta yüzerken çevremizi Rus çocukları sardı. Kavga ettik, bütün koşumumu hatta bazı giysilerimizi aldılar!”
Daha fazla ayrıntıya gerek yoktu. Sups ırmağında Rus çocuklarla ilk kavga değildi bu. Çoğu kez bu kavgalar orada Rus çocuklarla Çerkeş çocuklar arasında başlıyor, yetişkinlerin onlara katılmasıyla bitiyordu. Kimi zaman onlar kazanıyordu, kimi zaman da biz. Bazen giysilerimizi alıyorlardı, bazen de biz onlara aynını yapıyorduk. Yine de, böyle bir kavga başlar başlamaz herkes katılmalıydı. Hemen giyindim, atıma atladım, dörtnala köyümüzün polisi ve yakın komşumuz Hamid Bage’nin avlusuna girdim, heyecanla ona seslendim, “Hamid, çabuk atına bin!”
Böyle durumlarda Çerkesler “neden?” ya da “nereye?” gibi sorular sormazlar.
Hamid karabinasını kaptı, dışarı fırladı, atına atladı, dörtnala Sups ırmağına yöneldik. Sonunda nereye ve neden gittiğimizi sordu. Ona açıkladığımda, dereyi köprüden geçip, ırmağın batısındaki körpe ormanın gerisindeki kırda bulunan hangarda gizlenirsek Rusları yakalama şansımızın daha fazla olduğunu söyledi.
Söylediğini yaptık, ormandan bir grup Rus çocuk çıktığında, oldukça uzun süredir hangarda bekliyorduk. Hangara yaklaştıklarında dışarı çıktık, silah zoruyla yürütüp, yüzleri bize bakacak şekilde sıraya
Hamid karabinasını bana verdi, çocukları hedef alıp tutmamı ona karşı koyma girişiminde bulunan olursa vurmamı söyledi. Bi2j||^' çocuklardan aldıkları koşumu ve giysileri sormaya başladı ama bazı|, rının yüzlerinde ve ellerinde kavganın belirgin izleri bulunsa bile itir,f ermeye kesinlikle yanaşmıyorlardı. O gün bizim çocuklarla dövüştükle, tini ve ırmakta yüzdüklerini inkar ediyorlar, ısrarla bütün günü ormanda ceviz toplayarak geçirdiklerini iddia ediyorlardı. Hamid bir süre acıma, sızca kamçısını kullandı ama itirafa yanaşmadılar. Hamid in yüzünden ter akıyordu, hayal kırıklığına uğramıştı. Bana göz kırparak yüksek sesle “Huror Kulturni’deki Alman komutanına götürelim bunları! Bu çocuklara ne yapılacağını o bilir” dedi. Bu onları korkutup itirafa zorlamak için başvurduğu son çareydi ama bu tehdide de kulak asmadılar.
Hamid öfkeliydi. Karabinayı benden aldı, onlara doğrulttu, Huror la-rındaki Alman komutanın ofisine yürümelerini söyledi. Atlarımıza binip arkalarından gittik.
Hamid e Çerkesçe “Bunu yapmak zorunda mıyız.^” diye sordum, ciddi ciddi başını salladı.
Bizim çocuklardan aldıkları koşumu ve giysileri geri vermezlerse dedi Rusça, üstüne bastıra bastıra, “onları kesinlikle komutana götüreceğiz!” Ama Rus çocuklar yine tınmadılar.
Sonunda onları kendi yerleşimlerine, Hutor Kulturni’ye, sonra da Alman komutanın ofisine götürdük.
Alman komutan Kalujenskaya’dakinden çok daha ciddi görünüyordu. Alman çoban köpeği kesik kesik soluyarak yanında otururken, o da masasında kamçısıyla oynuyordu. Hamid, tercüman aracılığıyla meseleyi açıkladıktan sonra sekreteri adlarımızı yazdı. Sonra komutan kamçısıyla oynayarak ayağa kalktı, yüzümüzü kendisine dönüp sıraya girmemizi emretti. Rus çocuklara iyice yaklaştı, bir süre onları süzdü. Sonra tercüman aracılığıyla yavaş yavaş ve belirgin bir biçimde, çocuklar koşuma ne yapaklarını söylerlerse, bu konuyla ilgili herkes için daha iyi ve kolay olacağını söyledi. Kamçısıyla onları gösterip, “Söylemezseniz” dedi, “size söylettiririm!” Xercüman sözünü bitirinceye kadar çocuklara ciddi ciddi bakarak sustu. Gözleri ve boynundaki damarlar dışarı uğrayarak, “İnanın bana” dedi, “herkese doğruyu söylettirmede u-'-anımdır!” Tiyatro oyu-
nundaymış gibi sustu, “Ne eliyorsunuz?” diye sordu.
Rus çocuklar sessizliklerini sürdürdüler.
“Peki” dedi, Alman komutan, “istediğiniz buysa”. Alman çoban köpeğine bakıp bir şey söyledi. Köpek gruba koştu, kokladı, hırlayarak en iri gencin karşısında dikildi.
Komutan gencin yanma gitti. “Koşumu ne yaptın?” diye sordu.
Genç koşumu görmediğini ve hakkında hiçbir şey bilmediğini söyledi.
“Yalan söylüyorsun!” diye bağırdı, yüzüne kan hücum etmişti, bütün gücüyle gencin yüzüne kamçıyı indirdi.
Genç, acıdan bağırdı, yüzünden kan fışkırdı.
Sonra komutan, aynı vahşilik ve acımasızlıkla sırayla öbürlerine döndü, aynı soruyu sordu, öfkeyle kamçıladı, tekmeledi ama Rus çocuklara düşündüğü kadar kolayca “doğruyu söyletemedi.” Sonunda, bu genç Rus ho-hollarP herkese doğruyu söyletme uzmanı olduğunu ikna etmeden önce, daha çok “iş” yapması gerektiğini anladı. Bir an sustu, kan içindeki Rus çocuklarına baktı, sonra orada duran iki Alman askerine bir şeyler söyledi.
Alman komutan kamçısıyla oynayarak köyün Sups ırmağına giden toprak yolundan yürüdü. Hangara giden yolun yarısına gelince kenarda durdu. Alman askerleri bizi onun ardından yürüttüler. Rus çocukları yüzleri komutana dönük sıraya dizdiler.
Keşke buraya hiç gelmeseydik. Her şey kontrolden çıkıyordu. Bu Alman komutan aklını kaçırmıştı, Rus çocuklar da çok inatçıydı. Komutan onları öldürebilirdi. Hamid bile o kadar korkmuştu ki tebeşir gibi bembeyazdı, huzursuz görünüyordu. Sahne giderek kana bulanıyordu ama onun ya da benim artık yapabileceğimiz bir şey yoktu.
Komutan çocuklara ciddi ciddi baktı, ikimizi kenara çekti. Onlara sert sert bakarak, “Sizi buraya getirmemin nedeni bu” dedi. “Ya burada size doğruyu söyleteceğim ya da sizi teker teker öldüreceğim! İkisinden biri. Hangisi olsun?” Birkaç saniye cevap bekledi ama çocuklar sessizliklerini korudular.
Sonra grubun en güçlü kuvvetli gencine bakıp, “Komm heeyr!” diye bağırdı.
Genç adamın yüzünde kan pıhtılaşmıştı, gözleri yerde öne çıktı. Alman komutanın önünde durdu.
Komutan bağırarak, tercüman aracılığıyla, “Koşumu ne yaptınız?” 75 Hohol - UkraynalIlara Rusçada verilen alaycı bir isim.
Genç gözle görülür biçimde titriyordu. “Ben biç koşuru tovariş komutan” dedi.
“Tovariş, ha? Seni yalancı domuz’.” Kamçıyla ona vurm Gencin yüzünü korumak için her eğilişinde çizmesiyle yüzü^^^^H attı; bayılıncaya kadar aynı soruyu sorup öfkeyle tekrar tekrar tek Sonra gencin yanına gitti, ayağıyla döndürdü, kanlar içindeki kutba'
“Bana sayın deme, yalancı’.” Öfkeyle yüzünü ve başını kamçılamayabay ladı. Genç, darbelerden yüzünü korumak için ne zaman eğilse tekmeledi.
En sonunda çocuk hıçkırarak yere yığıldı, komutandan merbametdi. ^ ledi, koşumu ve giysileri Sups ırmağının kıyısındaki ormanda sakladıklarını söyledi.
Vurmayı kesen Alman komutan şaşırarak, “Öyle mi? dedi.
Genç başını salladı, yüzünden kan akıyordu. KLomutanın yüzünde kötü bir gülümseme belirdi. “Herkese doğruyu söyletme uzmanı olduğumu söylemedim mi?”
Rahatladım, bunun acımasız dayağının sonu olacağtru umdum. Vla-mid Bage nin de aynısını hissettiğini görebiliyordum.
Alman komutan çayıra oturdu, yorulmuştu. Askerlerine, yanlatma çok sayıda güçlü kuvvetli Rus çocuğu alıp koşumla giysileri ormanoar getirmelerini emretti. Dönmelerini beklerken bayılan genç Rus’un biVu cinin yerine geldiğini gördü ve gidip tekrar tekmeledi. “Bilmiyorsun, Seni yalancı domuz!”
Söylediği gibi onu vurmayınca rahat bir nefes aldık.
Kısa süre sonra Alman askerleri Rus çocuklarını hızım çocukla aldıkları koşum ve giysilerle birlikte ormandan getirdiler. Alman k' tanın önüne dizdiler. Komutan, Almanların en çok nefret ettikleri ^ den birinin çalmak olduğunu, bu nedenle gelecekte bit şey çalan yakaladığında ağır ceza vereceğini söyledi. Olayın bizimle bvç Ilı masa da “çalmak” sözcüğünü bir nedenle bizi uyarmak için kullan Her neyse, koşumu ve giysileri bize teslim etti. Onlan eve getirt!
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 93
cak, bunların uğruna Almanların acımasızlığına tanıklık etmiş, bu deli, sadist Alman komutanının Rus çocuklardan hiçbirini dövüp ya da ateş edip öldürmediğini görünce rahatlamıştık.
Dönüş yolunda Hamid Bage bu olayı bana kimin haber verdiğini sordu. Tamamen unuttuğum Kasey Huştu hatırladım.
Her neyse, dövülen Rus çocuklarının bunun için acı çekmesi korkunçtu, unutulmazdı.
Almanların İdam Sehpasından Kurtuluş
Köyümüzdeki Alman askeri birliğinin komutanı Vanka’yla iki arkadaşını Rus casusu olmakla suçlamış, herkesin önünde asılacaklarını duyurmuştu. Öbür ikisinin adını hatırlamıyorum ama suçlanan üç kişinin hepsi, köyümüzde konuşlanan Alman araba ulaştırma birliğinde arabacı olarak hizmet eden Rus savaş mahkûmlarıydı. Kuşkusuz bu idamın amacı halkın yüreğine korku salmak ve onları ülkede yeni kurulan Nazı diktatörlüğünün uysal, köle ruhlu, korku dolu uyrukları haline getirmekti.
İdam gölün ötesinde, köyümüzün batısında, kıskıya benzeyen yarımadadaki büyük salkımsöğütlerin altında yapılacaktı. Bu resimsi yarımada, gölle kanala benzeyen, güneyden kuzeye akan ve suyunu köprünün yanındaki göle boşaltan geniş akarsuyun arasında yer alıyordu. Gölge yapan üç sıra salkımsöğüt ağacı yarımadayı çevreliyordu. Bir sıra göl boyunca uzanıyor, öbür iki sıra buranın güzelliğini ve yararlılığını artırarak kanala benzeyen akarsuyun iki yanında devam ediyordu.
Bu yarımadanın ana girişi, köyü kuzey ve güney olarak ikiye ayıran, Kuharenko’nun meyve bahçesinin kuzeyini geçtikten sonra yamaçtan aşağıya inip ileride, gölün güneyinden çıkan akarsuyun altından geçtiği köprüye giden toprak yoldandı. Bu köprüye geldiğinizde, daha dar ucunun köprüyü işaret ettiği, kıskıya benzeyen bu yarımadanın güzelliğini daha iyi görebilirsiniz.
Sıcak yaz günlerinin öğle saatlerinde köylülerimiz sığırları bu yoldan dosdoğru göle, köprünün soluna götürürler, suyun sığlaştığı yerde bırakırlardı. Sığırlar, yavaş yavaş susuzluklarını giderdikten sonra suyun içinde yürüyüp yarımadaya gider, öğle şekerlemesi için bu büyük ağaçların gölgesinde yatarlardı. Her sırada bu salkımsöğütlerin arası altı ila on metre genişlikteydi. Ancak her yıl ağustos ayında göl sığlaşır ve kanala benzeyen akarsu kururdu.
O kaçınılmaz gün geldiğinde yılın bu mevsimiydi ve kanaldaki akarsu kurumuştu. Alman askerleri köyümüzdeki herkesi topladı, köprüden ve
yarımadadaki kanaldan geçirdi, yarımadanın büyük salkı bakan dar ucunun yanında sıraya dizdi. Bu çirkin sahnesTd°fr memizi emrettiler. ^
Üç Alman a.skeri söğüt ağaçlarının birinin altında bir subayın ■ minde çalışıyordu. Askerlerden biri bir iskemlenin üzerine çıktı, büyük bir dalına, her birinin arasında iki adımlık yer bulunan üç ip j,'!" ladı. Onlar bu işi yaparken, köyümüzdeki Alman birliğinden diğerjç yüz kadar Rus savaş esirini oraya getirdiler. Asılan iplerin havada sallan dığı ağaca bakacak şekilde tam karşımızda sıraya dizdiler. Vanka’yla itj arkadaşı, elleri kelepçeli, diğer Rus esirlerin önünde duruyordu. Başka bi. Alman askeri üç kürek getirip bizimle Rus esirlerin arasındaki yolun yarısına koydu.
Vanka’yla arkadaşlarının benizleri solmuş, önlerine bakarak durdukla-rını görünce gözyaşlarımı tutamadım. Hepsi yakışıklı gençlerdi. Peynir ve başka yiyecekler, Kâba halanın diktiği ceketler ve pantolonlar karşılığında Alman askeri çamaşırları, gömlekleri ve ceketleri alırken oldukça yakın arkadaşlık kurduğum Vanka için üzülüyordum özellikle. Üstelik bu genç Rusların casus olmadıklarına da inanıyorum. Yalnızca Rus kadınlarıyla biraz zaman geçirmek için geceleri komşu Rus hutorlarına kaçıyorlardı gizlice, çünkü köyümüzdeki kadınlarla böyle serbestlikleri olamazdı.
Alman askerleri silahlarını doğrultarak Vanka’yla arkadaşlarını kürekleri koydukları yere getirdiler, ellerini çözdüler, kendi mezarlarını kazdırdılar. Sonra Alman komutan onlara isnat ettiği suçları okudu ve izleyenlere, Ruslara casusluk yapmaya karar verirlerse başlarına aynı şeyin geleceği uyarısında bulundu. Bundan sonra hüküm giyen Rus esirlerden birinin adını söyledi. Esir, kendisinden son sözlerini söylemesini isteyen Alman komutanın yanına götürüldü. Rus hıçkırıklara boğuldu, masum olduğunu söyledi, boş yere merhamet diledi. İplerden birine götürüldü, iskemlenin üzerine çıkması emredildi.
Emirlere uysallıkla uydu, iskemleye çıktı. Askerler ipi boynuna geçirdiler, sonra ayaklarının altındaki iskemleye tekme attılar. İzleyen herkes inledi, kadınların bazıları yüksek sesle ağlamaya başladı.
Asılan adamın kısa bir çırpınıştan sonra başına tabancayla ateş edilerek işi bitirildi.
Suçlanan ikinci Rus esire de aynı yöntem uygulandı ve aynı korkunç sonla karşılaştı.
Sonra sıra Vanka’ya geldi. Alman komutan ona son sözlerini sorduğunda Vanka’nın beti benzi attı, bir an komutanın gözlerinin içine baktı, son-
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 95
ra bütün gücüyle yüzüne vurup onu yere devirdi. Vanka, öbür subaylarla erlerin komutanlarına yardım etmekle meşgul olduklarını görünce yana sıçradı. En yakındaki ağacın arkasından ok gibi kanala doğru fırladı, zig-zaglar çizerek kaçmaya, bir ağacın arkasından diğerine koşmaya başladı.
Kadınlar Tanrıya ona yardım etsin diye dua ediyorlardı. Rus esirler hep bir ağızdan “Kaç, Vanka, kaç!” diye bağırıyordu. Almanlar ne olup bittiğini anlayıp ateş etmeye başladıklarında Vanka olay yerinden iki yüz metreden fazla uzaklaşmıştı. Askerlerle subaylar ateş ederek arkasından koştular. Öfkeyle bağırarak ve görüş mesafemizden çıkıncaya kadar ateş ederek kovaladılar. Silah seslerinin gürültüsü kadar heyecanlı sesler de giderek azaldı, uzaklaştı. Sonra birden bir sessizlik çöktü. “Aman Tanrım, bu canavarlar zavallı çocuğu öldürdüler mi.^”
Gösterdiği cesaretten ötürü onunla gurur duydum. Tanrıya acımasız takipçilerinden onu kurtarsın diye dua ettim.
Bir süre sonra Almanlar geri döndüler. Tanrıya şükür Vankayı sürükleyip getirmiyorlardı. Yanımızdan geçerken, “Vanka kaput!” dediler ama onlara inanmadım. Kimsenin inandığını da sanmıyorum. Onu yakala-salardı cesedini sürükleyip geri getirirlerdi. Bizi dağıttılar ve öbür Rus esirlerle birlikte köyümüze geri gönderdiler.
Eve koştum, bir şişe sütle bir somun etmek kaptım, atıma atladım, dörtnala köyden çıkıp doğuya doğru gittim. Bir süre sonra güneye döndüm, toprak yoldan Kalujenskaya’ya doğru bir kilometre kadar daha gittim, sağa yöneldim. Hutor Peredovoy’a saptım, köyümüzden güneye, Sups ırmağına giden toprak yola çıkıncaya kadar kuzeybatıya ilerledim. Köyümüzden Sups ırmağının iki kıyısını da kaplayan orman şeridine giden bu yol boyunca uzanan bir sıra çalılıkta Vanka’yı bulacağım duygusu vardı içimde. Çalılıklara gelince atımın hızını kestim, alçak sesle tekrar tekrar, “Vanka, burada mısın? Ben Çerkeş arkadaşın” diyerek çalılıklar boyunca gezinmeye başladım.
Ansızın onun, “Cigit, sen misin?” diye fısıldadığını duydum.
Atı hemen döndürdüm. “Benim, Vanka, neredesin?” diye seslendim çalılıklara göz gezdirerek.
“Buradayım” diye fısıldadı eliyle çağırarak. Kocaman gülümsemesiyle hâlâ aynı Vanka’ydı. Çalılıklara girdim, atımı bağladım, koşup ona sarıldım. “Nasılsın, Vanka?”
“Bu bir mucize!” diyerek gülümsedi. “Kalçamda hafif bir yara var yalnızca! Bunu ancak ben yapabilirim!”
Övünmek bizim için tabuydu. Hiçbir Çerkeş bunu yapamazdı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder