erotik sex shop ve cerkes bilgisi11
“Arkadaşlığın için teşekkürler” dedi, “Orası ikimiz için degüvenlj^j^ ğil. Sen şimdi eve git. Ben hava kararınca Huror Peredovoy a, kız arkad, şıma gideceğim.”
“Al bunu” dedim. “Bir gün işine yarar.” Cebimi boşalttım, yanımdaltj dört yüz rubleyi verdim. Geceleri onu gizlice ziyarete gelebilir miyim, diy^ sordum. Kocaman gülümseyerek başını salladı, savaştan sonra gelip beaj görmeye söz verdi. Sertçe el sıkışıp ayrıldık. Bundan sonra onu bir dalı, görme şansım olmadı. Ama arkadaşım Vankanın Almanların idam sch. pasından mucize gibi kaçışını sonsuza kadar kesinlikle unutmayacağım,
“Zorunluluk Keşfetmenin Anastdtr”
Zorunluluk keşfetmenin anasıdır” sözünün doğruluğuna inanıyorum. Alman işgal rejiminde köylülerimizin geri kalanları kolhozun yaşam biçimine dönerlerken, Kırmız’la ben hiçbir ücret ya da hak ediş almadan köyümüzün atlarını otlatıyorduk. Bu nedenle, haftada bir iki kez Kaseyi satması için bir araba dolusu odunla Krasnodar’a gönderip geliri aramızda eşit olarak paylaşmaya başladık.
Vankaya verdiğim para bu gelirin bir bölümüydü. Bu gelirle yöredeki Rus ırgatlardan buğday ve ayçiçeği de alıp, ikiye böldüğüm misafir odamızda depolamaya devam ediyordum.
Bir gün aldığım tahılı misafir odamızda depo ederken babam bunu neden yaptığımı sordu. Ona “Ailemizin bir daha asla aç kalmayacağından emin olmak için bunu yapıyorum!” dedim.
Başını salladı, komünist ateistlerin bana Tanrının olaylardaki, bütün ciddi olaylardaki rolünü unutmayı öğrettiklerini söyleyip gitti.
zün tavuk nüfusunun sonunu getirmişlerdi. Kışın ilk karın yağmasıyla birlikte, Romanyalı askerler gibi onlar da, halkımızın itirazlarına ve yalvarmalarına aldırış etmeden sığırları kışın yemsiz bırakarak, ellerindeki azıcık samanı almaya başladılar.
Aynı sıralarda köyümüze taçankayh bir Alman komutan geldi. Köyün kuzeyinde, ana sokağın batısında oturan Ojbanok ailesinin evine yerleşti. Bir Rus esiri olan arabacısı da yanındaydı. Bilmediğimiz bir nedenle ara sıra yöredeki Rus hutorlarına gidip dönüyorlardı.
Bir gün komutan kendisinin de katıldığı bir köy toplantısı yaptı. So-vhoz Otryadni’den dönerken ormanda partizanların kendisini tuzağa düşürdüklerini, arabacısını öldürdüklerini söyledi. Saldıran bütün partizanları nasıl öldürdüğüyle övündükten sonra, birimizin gönüllü olarak eski Rus arabacısının yerini almasını istediğini söyledi. Kimsenin gönüllü olmadığını görünce, işbirliği yapacağımızı umduğunu belirtti, üç gün düşünme süresi verip bizi dağıttı.
Aynı komutan bir hafta sonra köyü yine toplantıya çağırdı. Burnundan öfke soluyarak konuştu, ihtiyaç duyduğu arabacıyı kendisine bulmayarak Almanlardan nefret ettiğimizi kanıtladığımızı, bu nedenle köyümüzün bütün kadınlarıyla erkeklerini silah zoruyla Enem stanitsasının dışındaki demiryolu hattında çalışmaya göndereceğini söyledi. Öfkeyle bakıp, haykırarak bizi uyardı. “Bundan emin olun!” dedi, “bu süre içinde, bu köyden ayrılmaya kalkışan biri olursa kendim vururum” Şimdi gidin, şveine raine^!' Bizi dağıttı.
Alman komutan, burgomaster Muhamed Hahurate, ekip başı Pşımaf Bek ve bazı büyükler köyün belediye ofisine gittiler.
Alman komutanının tehdidinin gerçek olduğunu yüreğimin derinlerinde hissedip titredim. Gücün sarhoş ve ırkının üstünlüğü düşüncesinin kör ettiği bu acımasız diktatör, bu soğuk kış mevsiminde hiç tereddüt etmeden ya da vicdan azabı duymadan tehdidini hiç kuşkusuz yerine getirebilirdi, getirirdi. Bütün köy büyük tehlike içindeydi! Diğer köylülerimizle birlikte binadan çıkarken Kırmız’ı kolundan tutup, “Ne yapacağız?” dedim.
“Ne konuda?” dedi, oldukça şaşırmıştı.
“Alman komutanın ne dediğini duymadın mı?” diye sordum sabırsızca.
Kırmız omuzlarını silkti. Onunla konuşmanın yararı yoktu. Onu orada bıraktım, eve, babama koşup kötü haberi verdim.
Köyün belediye ofisine doğru koşarken babama el salladım, b geldiğimde köyün iki polisi, Hamid Bage’yle Eiasan Huşt otaday^,^^'
Onlara Alman komutanı görmeye geldiğimi söyledim. Biraz tereddüt^' tikten sonra beni içeri bıraktılar. Alman komutan Rus tercüman arau lığıyla burgomaster Muhamed Hahurate’yle konuşuyordu. Dikkatletinj çekmek için yüksek sesle selam verdim.
Muhamed Hahurate benim için ne yapabileceğini sordu. Ona, iisiu-ne basa basa Alman komutanla konuşmaya geldiğimi söyledim. Oldukc;» sarsıldı, ne diyeceğini bilemedi. Alman komutan bunu fark etti, kuşkuyh bana baktı. Rus tercümana cesaretle, “Komutana, köylülerimi söyledı|^ı gibi cezalandırmayacağına söz verirse, arabacı olarak hizmet etmeye geldiğimi söyleyin” dedim.
Komutan tercümanın sözlerini kaşını kaldırarak dinledi. Tercüman aracılığıyla “Sen mi?” dedi.
Evet dedim, “atlarla aram iyidir.”
Halkını korumak için benim arabacım mı olacaksın?
Evet, ama bunu ancak sizin yardımınızla yapabilirim.
Eve geldim. Vanka’dan aldığım kalın giysileri giydim. Annem yanıma geldiğinde evden çıkmak üzereydim. “Oğlum” dedi, “Ne yaptığının farkında mısın? Baban senin için endişeleniyor.”
Biliyorum dedim. Düşmana yardım ettiğimi düşünüyorsunuz. Etmiyorum. Vereceği cezadan halkımı korumak için onun arabacısı olmaya gönüllüyüm.”
Taçankaya gittim. Alman komutanın atlarıyla ilgilenmeye başladın-ama ben daha komutanı bir yere götürmeden o, arabacı olarak başka b\ Rus esiri getirip beni eve gönderdi. Yine de vereceği cezadan köylülerin kurtardığımı hissetmiştim.
Bazıları Almanları sevdiğim için Alman komutanın gönüllü süri
olduğumu düşünmüş olabilirlerdi. Durum böyle değildi. Bence, Almanlar halkın iradesine ve ihtiyaçlarına hiç aldırış etmeden, onları kendi üstün ırklarının sinmiş, itaat eden köleleri haline getirmeye çalışarak, haince bir vahşilik ve acımasızlıkla kendi kurallarını dayatıp, yollarına çıkan her şeyi yıkıp yok eden, ülkemin kibirli yeni işgalcileriydiler. 1864 Rus-Çerkes savaşı bittikten sonra çarın generallerinin ülkemde kurdukları acımasız yönetimin ve çarlığın yıkılmasından sonra, ardından gelen diktatörlüğün halkıma dayattığı komünist rejimin yerini almışlardı yalnızca. Bence hepsi birbirinin aynıydı. Birbiri ardına hepsi, halkımı köle haline getirip aynı acımasız düşüncesizlikle davranmak için ülkemize geldi. Hepsi anayurdumu işgal etti, halkımın elinden bütün insani haklarını aldı. Almanların bize getirdikleri tek değişiklik daha da kötüydü. Kolhozu çok daha yoksul duruma düşürdüler, çalışma koşullarını çok daha kötüleştirdiler. Başında bulunan kişiye predsedatelye.ûv\e burgomaster adını verdiler. Sovyet devleti bizi tanklara karşı hendek kazmaya gönderip yapay denizler inşa etmek zorunda bıraktıysa, şimdi de Almanlar mekanize ulaşım için yapılmamış toprak yolları onarmaya gönderiyorlardı. Alman işgali boyunca genç kadınlar, çocuklar ve genç kızlardan oluşan yirmi kişilik grup, her gün yağmurda ya da güneşte, yalnızca gidişin yedi kilometre tuttuğu Tahtamukay’la Şenciy köyleri arasındaki toprak yolu sürekli onardı.
Sonra, 17 Ocak 1943’te Kızıl Ordu Kafkas Dağlan’nm eteklerinde, Kalu-jenskaya stanitsası yakınında bir yerde Alman cephesini ansızın yardı. Bu, gururlu Nazi fatihlerini anında, köyümüzden ve çevresinden apar topar geri çekilen, Rus uçakları başlarının üzerinde dolaşıp makineli tüfekleriyle acımasızca kurşun yağmuruna tutarken umutsuzca sığınak arayan ve saklanmak için utanmadan çalılıklara dalan tam bir korkak haline getirdi.
Evimizin sundurmasından bu rezilce çılgınlığı ve katliamı seyrettiğim bir gün öğleden sonra geç saatlerde Kırmız beni görmeye geldi.
Selamına karşılık verirken, “Hoş geldin, iyi dostum” dedim.
Yanıma gelip, “Hazırlanmıyor musun?” dedi. “Bütün erkekler gidiyor.”
“Neye hazırlanayım?” diye sordum.
Köyümüzden genç yaşlı bütün erkeklerin, savaşın şiddeti bitinceye kadar birkaç gün kalmak için Kozefe gittiklerini söyledi.
Kozet on dokuz kilometre kuzeyimizde, Kuban ırmağının kıyılarında yer alan bir Çerkeş köyüydü. Krasnodafa gitmek için Kuban ı geçerken buradan araba vapuruna binerdik genellikle. “Ya sen” diye sordum
Onlarla birlikte bizi de bırakmaya karat verdiğini söyledi.
Hiçbir yere gitmeyeceğimi, çünkü babamın basta, ağabeylerimin Kızıl
uijmALK iUti füPiiAiiEbi fııiuüütııiu^^
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 101
Ordu’da olduklarını, ailenin kadınlarının evde bana ihtiyaçları olduğunu söyledim.
Kırmız şimdi ne olacağını düşündüğümü sordu bana. Dünyanın en zengin ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nin Almanlara karşı Müttefik Kuvvetlere katıldığını, bunun, İkinci Cephe denen şey bir parçası olduğunu söyledim.
Sözümü keserek, “Kadirbek” dedi, “Almanların bu savaşı kaybedeceklerini mi düşünüyorsun?”
“Kesinlikle kaybedecekler” dedim, sokakta dehşete kapılıp can havliyle kaçan bazı Alman askerlerini göstererek. “Onlara bak” dedim. “Bu ilk işaret. Bu günün geleceğini hiç düşünmediler.”
Kırmız huzursuz görünüyordu, öbür çocuklara yetişmesi gerektiğini söyledi.
Birbirimize iyi şanslar diyerek el sıkıştık, gözyaşları içinde gitti.
Güneş battığında köyümüzde biri Alman, ikisi Romanyalı üç asker belirip, köyümüzde o gece her ne olursa olsun evden çıkarken, kapıyı ya da pencereyi açarken dikkatli olunması yolunda bizi uyardığında savaşın şiddeti yatışmış görünüyordu. O gece köyümüzü koruma emri aldıklarını ve sözü geçen disipline uymanın, köyümüze herhangi bir yabancının geldiğini anlayabilmelerine olanak vereceğini söylediler.
Gittiklerinde, komşularımızın bazıları bunların Alman askerleri değil. Kızıl Ordu’nun öncüleri olmalarından kuşkulandılar.
Her neyse, savaş savaştı, her zamanki gibi o gece de yattık. Gece yarısı annem yatak odama gelip beni uyandırdı. Önce, her zamanki gibi üstümü örttüğünü sandım ama titreyerek askerlerimizin geri döndüklerini fısıldadı. Benim kim olduğumu sormuşlar ve evden çıkarsam bütün ailenin sorumlu tutulacağı yolunda uyarmışlardı. Annemin benzi atmış, oldukça sarsılmıştı, askerlerimizin neden böyle bir şey söylediklerini merak ediyordu.
Bu aptalca söz yüzünden endişelenmemesini söyledim ama korku içinde odasına döndü.
Askerlerimizin Dönüşü
18 Ocak 1943’te gün ağarırken Kızıl Ordu’nun sıhhiye birliği bizim eve geldi. Başlarında Azeri bir teğmen vardı. Bütün ailem onları ağırlamaktan ve annemle babamın odasına yerleştirmekten mutluydu. Her
Birden kuzeyden, Hamid Bage’nin ve bizimkinin yanındaki evindç^ silah sesleri geldi. Dostça sohbetimiz kesildi, hepimiz sessizce birbirimi^ç baktık. Sonra birinin inlediğini duyduk, ses giderek yaklaştı, daha yii|(. seldi, daha fark edilir hale geldi. En sonunda, tanıdık, komşumuz Hamid Bage’nin sesiydi. Ağır yaralıydı. “Komşularım, lütfen bana yardım edin! Lütfen! Susuzluktan ölüyorum! Bana su verin, lütfen! diye yüksek sesle yardım isteyip, evimizin arka avlusuna, tam yatak odamın penceresinin altına kadar sürünerek gelmişti.
Kuşkuyla askerlere baktık ama hiçbir tepki göstermediler: hareketsiz ve kayıtsızdılar! Kâba hala daha fazla dayanamadı. Bir kap su aldı, Ha-mid’e vermek için dışarı çıktı ama kısa süre sonra su kabıyla geri döndü, titriyordu, rengi atmıştı.
Annem fark etti, ne olduğunu sordu. Dışarıda iki askerimizi gördüğünü, onlara ölmek üzere olan komşumuza bir kap su verebilir miyim, diye sorduğunu söyledi. “Sonra?” diye sordu annem.
Kâba anneme anlattı. “Askerlerden biri alay ederek. Kafana kurşun yemek istiyorsan, tabii verebilirsin’ dedi. Düşünebiliyor musun?”
Annem teğmene baktı.
Teğmen, umutsuzluk içinde, “Savaş bu, anne” dedi. “Bazılarını canavarlaştırıyor.”
Sıhhiye birliğindeki diğer askerlerle hemşireler, sofrada kendilerine verilen sıcak yemeği sessizce yemeye başladıklarında, hiçbiri bu konuda bir şey söylemeye cesaret edemedi. Sıhhiye birliğinin bu üyelerinin böyle özel olaylara müdahale etmelerine izin verilmediği duygusuna kapılmıştık.
Güneş doğdu. Penceremin altında Hamid Bage’nin inlediğini, bizden yardım istediğini hâlâ duyabiliyorduk ama onun için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Adamın can çekiştiğini sesinden anlayabiliyordum. Üstelik bu acı soğukta, karda yatıyordu. Kendisi için bir şey yapacağımıza güvenerek buraya, biz ömür boyu komşularına sürünerek geldiği belliydi. Buraya gelmesini tek nedeni buydu. Hepimiz bundan emindik Ona
ÇERKESYA'DAN AMERİKA’YA 103
yardım edemediğimiz için kendimizi çok suçlu ve çaresiz hissediyorduk.
Bunu yalnızca ailemin değil, teğmen dahil sıhhiye askerlerinin ve hemşirelerin de yüzlerinde görebiliyorduk. Güneş doğduktan kısa süre sonra Hamid Bage’nin acıklı sesi duyulmaz oluncaya kadar bu korkunç duygunun etkisindeydik.
Birkaç saat sonra köye daha çok askerimiz gelmeye başladı. Neredeyse hepsi bir deri bir kemik kalmış, üstleri başlan perişan ve kirliydi. Almanların Kafkas Dağları’nda altı ay süren kuşatmasından kurtulmuşlardı, kuşatma sırasında çektikleri büyük erzak kıtlığı besbelli onları bu duruma getirmişti. Bazıları misafir odamızda kaldılar, orada depoladığım buğday ve ayçiçeği stokunu tüketmeye başladılar.
Kısa süre sonra çevremizde Hamid Bage’yle ilgili söylentiler yayıldı.
Kızıl Ordu yetkililerine. Alman işgali sırasında köyümüzde polislik yapan Hamid Bage’nin Krasnodar’a gidip gelirken köyümüzden geçen sivil Rusları sürekli taciz ettiği bildirilmişti. Bu nedenle, Kızıl Ordu’nun izcileri köyümüze gelir gelmez iki asker önce Haşan Huşt’u tutuklayıp silah zoruyla onu Hamid Bage’nin evine götürmüşlerdi. Bage giyinirken arkadaşına Çerkesçe askerlere saldırıp silahlarını almazlarsa yaşama şanslarının olmadığını söylemişti. Bu çılgınca girişimde Haşan Huşt vurulup öldürülmüş, Hamid Bage ağır yaralanmış, can çekişerek yavaş yavaş ölmeye terk edilmişti.
O öğleden sonra geç saatlerde penceremden, iki Kızıl Ordu askerinin hurgomaster Muhamed Hahurate’yi Kalujenskaya yönüne götürdüklerini gördüm. Zavallı yaşlı adamın dört oğlu Kızıl Ordu’da askerlik yapıyordu!
Ertesi sabah hâlâ yataktayken, kızıl yıldızlı miğfer giyen, omzundan makineli tüfeği sarkan Kızıl Ordu’nun bir teğmeni odama girdi. Bana baktı, kim olduğumu. Alman istilası sırasında ne yaptığımı sordu. Ailenin üyesi ve öğrenci olduğumu. Almanlar geldiğinden beri büyüklerin ricasıyla köyümüzün atlarını otlattığımı söyledim.
Bunun üzerine. Alman istilası sırasında köyümüzün erkeklerinin ne yaptıklarını söylemem için ısrar etmeye başladı. Bir erkeğin yapabileceği en ahlaksızca işi yapmamı bana söylüyordu. İnsanların ne yaptıklarını gerçekten bilmiyordum ama bilsem bile, kendi halkımı ihbar etmektense ölmeyi yeğlerdim. Bu nedenle, ona gün içinde uyuduğum, at sürüsünü geceleri otlattığım için, başkalarının ne
“Neden kalkayım?” dedim. Kalkmak istemiyordum, çünkü giymem gereken bütün giysiler Vanka’dan aldığım Alman üniformalarından yapılmıştı.
“Emirlerime karşı gelmeye nasıl cesaret edebiliyorsun, seni sukin sınl”^ dedi, bana makineli tüfeğini gösterdi. “Kalk yoksa ateş ederimi Yüzündeki nefret ifadesi korkunçtu.
Bu adam deliydi, söylediğini yapardı. İlk kez korkuya kapıldım. Kalk-tım, giyinmeye başladım, titrememi durduramıyordum.
O kadar öfkelenmişti ki giydiğim giysilerin rengini fark etmedi bile. Alman çizmelerimi de. Omzumdan tutup odamdan dışarı sürükledi.
Söylediklerini muhtemelen duyan annemle babam girişte yolunu kesfi “Oğlumuza ne yapıyorsun? Ne hata yaptı?”
Onlara cevap verme zahmetine girmedi ama makineli tüfeğinin dipçiğiyle babamın başına vurup yere devirdi, annemi bir kenara fırlattı. Annem kalktı, şaşkınlık içinde bağırarak arkamızdan koştu. Teğmenden kurtulmaya çalıştım ama boynumdan yakalayıp beni dışarı sürükledi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder