erotik sex shop ve cerkes bilgisi22
“Bazıları tovariş teğmen! Hepsi değil. Bazılarının yaptıkları için herkesi suçlayamazsın. Bunu da yine yasa çözer. Senin görevin savaş alanında çarpışmak.” Bozulan piyade teğmeni beni bıraktı. Burnundan soluyarak iğrenç küfürler savurup tekrar gelmekle tehdit ederken, sıhhiye teğmeni beni kolumdan tutup odama getirdi.Annemle babam teğmene koşup beni kurtardığı için teşekkür ettiler. “Evet” dedi, “benim de onun gibi bir oğlum var.” Sonra iki yıldır görmediği çocuklarını anlatırken babamın alnındaki uzunca yarayı sardı.
Teğmene beni sindirme fırsatı verdiğim için kendimden utanıyordum. Ya beni öldürürse? Köyümüzde Alman askerlerinin genç Rus esirlerini idam ettiklerini defalarca görmedim mi? Gerekçeleri basitti, ellerinde onlardan zaten çok vardı. Düpedüz bu iki tarafın da yaptığı haksızlıklardan yalnızca biriydi. Trajik ve kötü olduğu kadar acıklı bir yanı da vardı. Kurbanların çoğu merhamet ve adalet dilenerek ölüyordu, ne merhamet ne de adalet vardı. Ölümün yüzüne ağırbaşlılıkla ve gururla bakanların sayısı oldukça azdı. Örneğin Vanka’yla arkadaşları... Vanka’nın cesur davranışı ve hızlı düşünmesi arkadaşlarının asıldıkları idam sehpasından kurtulmasını sağladı. Teğmen beni öldürmeden önce ben de böyle bir şey yapamaz mıyım? Bir Çerkese çok daha yakışan bir davranışla karşısına çıkamaz mıyım gelecekte? Arkadaşım Vanka’nın yaptığını yapmak için gösterdiği cesareti düşünebiliyorum şimdi... Ha, evet, tüfeğim nerede benim?
Tüfeğimi her zaman koyduğum odama koştum ama orada yoktu artık. Annemin ona bir şey yaptığından kuşkulandım. Gidip sordum. Hemşirelerin onu karabinasını kaybeden bir askere verdiklerini söyledi...
Ertesi gün köyümüze daha çok Kızıl Ordu birliği geldi. Bakılamayacak kadar kötü görünüyorlardı; bir deri bir kemik kalmışlardı, pistiler, eski püskü ayakkabılar ve paçavraya dönmüş kirli üniformalar giyiyorlardı. Kafkas Dağlarında altı ay süren Alman işgalinden henüz kurtulmuşlardı. Yiyecekten ve gereken diğer askeri malzemeden yoksun, neredeyse açlıktan kırılmışlardı.
Bazıları misafir odamızda kaldılar, oraya depoladığım çiğ tahıl ve ayçiçeği tohumlarını yemeye başladılar. Otuz kadar başka asker ineğimizin ahırındaki taş el değirmeninin önünde kuyruğa girip biraz mısır öğüttü. Diğerleri annemle babamın yatak odasının pencerelerinin önünde, karda
106 KADİR NATHO
başka bir kuyruk oluşturdular, iki yengem onlara birbiri ardına k zan mısır çorbası pişiriyordu, annem ise “Aman Tanrım, bu zavall^^^'’*^ açlıktan ölüyorlar. Belki oğullarım da bir yerde onlar gibi acı çekr*’''^^ Aman Tanrım, bize merhamet et, onları koru” diyerek, kuyruktaki^^^*^^ lerin teneke kutularına çorba koyup duruyordu.
Annemle iki yengem, Leta ve Lyuba bu zavallı askerlere, SovyetJerg ligindeki çok farklı etnik grupların çocuklarına gerçekten üzüliiyorki Lyuba’nın hamileliğinin gözle görülür duruma gelmesine rağmen, nerç, deyse gece yansına kadar onları yedirip duruyorlardı.
Bu askerlerin büyük çoğu yürüyen iskelettiler, duydukları açlığın acı. sini gözlerinde açıkça görebiliyordunuz. Ancak komuta subaylarının hiç. biri askerleri gibi bir deri bir kemik kalmış ya da kılıksız değildi. Otoriter bir havayla askerlerinin tepelerine dikiliyorlar, yemek yiyenlere ön cepheye gidip Almanlarla savaşma emri veriyorlardı.
Askerler de içinde bulundukları kötü duruma bakmadan, çok disiplinliydiler, emirlere tereddüt etmeden uyuyorlardı.
Bu Kızıl Ordu birlikleri, sahip oldukları bürün ulaşım araçlarını da kaybetmişlerdi. Bu nedenle, cepheye gerekli malzemeyi ulaştırmak için hemen köyümüzün bütün atlarıyla arabalarına el koydular. Yürüyebilen yaralı askerler evimizdeki sıhhiye birliğine gelip tedavi oluyorlar, Kalu-jenskaya’ya yaya gönderiliyorlardı. Hiçbir ulaşım aracı bulunmadığı için sıhhiye birliğinin üyeleri, benim siyah kısrağım Daheyi aldılar, tahta merdivenimizi boynuna ustalıkla bağladılar, üzerine ağır yaralı askerleri koyup, kızaktaymışlar gibi Kalujenskaya’ya götürdüler...
Pşımaf Bek’in tüyler ürperten haberi o akşam köyümüze yayıldı. Yöredeki bir Kazak stanitsasındaki değirmenden döndüğünde Kızıl Ordu askerleri onu yakalamışlar, Almanlarla işbirliği yapmakla suçlamışlar, bağlayıp Rahye Hamtoh’un avlusundaki kuyuya sarkıtmışlardı.
Zavallı Pşmaf, diye düşündüm, kendisi istemese de halkı onu köyün ekip başı seçmişti, şimdi bunun acısını çekiyordu. Bu acı soğukta kuyuda donup ölebilirdi...
Üç gün sonra aynı teğmen yine odama daldı, Almanlarla işbirliği yapan bütün Çerkeslere iğrenç küfürler ederek beni dışarı sürükledi. Eskisi gibi ondan korkacağım yerde, “Ağabeylerim Almanlara karşı senden daha iyi savaşıyorlar!” dedim.
"Molçi, podlets!”^^ diye bağırarak bana tokat attı.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA IO7
Ön avluda kara ayak bastığımızda bir deri bir kemik kalmış askerlerden biri koştu, teğmene selam verdi, bozuk bir Rusçayla, “Tovariş leyte-nant, dayyayevo rastrelyayu!"’’^ dedi. Azeriydi.
“Poşyol r/6>«”dedi teğmen. “Ya sam hoçuyevo rastrelyat!’^°
İğrenerek askere baktım. Şimdiye kadar gördüğüm en iğrenç adamdı.
Sıhhiye birliğinin teğmeni tam o sırada yüzünde kararlı bir ifadeyle yanımıza geldi. “Tovariş teğmen, bu çocuğun benim hastam olduğunu sana söylemedim mi?” İki teğmen bir süre tartıştı. Sonunda piyade teğmeni vazgeçti, yeniden geleceğini ve köyümdeki Alman işbirlikçilerinin adlarını vermeye yanaşmazsam beni vuracağını söyleyerek gitti.
O akşam babam beni yatağının yanına çağırdı. Başı hâlâ sarılıydı, gözlerinin çevresinde kocaman siyah halkalar vardı. Bu korkunç savaşın çıkacağı ve kömür çıkarılan yerin ötesine gidebilenlerin sağ kalacakları kehanetini yıllarca önce duyduğunu söyledi. Duyduğu duygusal acıyı bastırmaya çalışarak, onlar beni kendisinin önünde öldürmeden gitmemi söyledi. “Ölmek için çok gençsin” dedi. “Harcayacak zaman yok. Karşında kararlı, kötü bir adam var. Seni öldürmeden buradan git.”
Zavallı babam. Bana yardım edemediği için doğrudan yüzüme bakamıyordu. Duygularını rencide etmemek için, “Ne yapabileceğimi göreceğim, baba” dedim, iyi geceler dileyip, çıktım.
Teğmen, söylediği gibi iki gün sonra tekrar geldi. Bana baktı, gözleri nefretle yanıyordu, oldukça sert bir sesle, “Bana masum rolü oynama. Senin Alman âşığı olduğunu biliyorum. Ya bana işbirlikçilerin
Fenya kapıyı açıp içeriye daldı. Teğmene bakıp öfkeden titreyere|( “Beni bununla suçlamaya nasıl cesaret ediyorsunuz, tovariş teğmen!" dedi. “Ben, parti üyesiyim. Ablam Yüksek Sovyet delegesi! Bu hakaret için hemen benden özür dilemenizi istiyorum! işte, belgelerim!”
Bu narin, güzel ve son derece incelikli hanımın bu içadar öfkeli ve sert olduğunu hiç bilmiyordum.
Fenya’nın otoriter duruşu, özellikle gösterdiği parti kitapçığı teğmeni şaşırttı ama cesaretini toplayıp direndi. Bana bakarak, “Ama tovariş Tlıb-zu” dedi, “işbirlikçilerin adlarını vermeye yanaşmıyor. Ayrıca —
“Molçat!"I^VLS) diyerek Fenya sözünü kesti. “Ben, burada partiyi temsil ediyorum ve gereken bütün bilgiyi aldım. Sizin ya da başka birinin buna karışmasını istemiyorum. Sizin göreviniz, tovariş teğmen, düşmanla savaşmak, bu nedenle cepheye gidin ve çeşitli bahanelerle ve mazeretlerle cepheden ayrılacağınız yerde cephede kalın.”
“Ama tovariş ...”
Tek söz istemiyorum!” diyerek Fenya yine sözünü kesti. “Parti, adınız ve yaptıklarınız dahil, bilmesi gereken her şeyi biliyor. Ait olduğunuz yere dönün, hemen! Yoksa cepheden kaçtığınız için sizi tutuklamamıkla baktım, yardımı için içtenlikle teşekkür ettim, annemle babamı görmeden gitmemesini rica ettim. Onun bu kadar güçlü ve etkili olabildiğini hiç bilmiyordum.
Arkamdan annemle babamın yatak odasına geldi. İki yengem sobanın başında hâlâ askerlere çorba dağıtıyorlardı. Annem pencerenin yanında duruyor, pencerenin gerisinde uzun kuyruk oluşturmuş askerlerin teneke kutularına çorba koyuyordu. Babam, odanın öteki köşesinde yataktaydı, başı sarılıydı. Asya’yla Nyusa onun yanındaydtlar, yere oturmuş oyuncaklarıyla oynuyorlardı. Fenya’nın teğmene ne yaptığı konusunda hiçbirinin fikri yoktu. Olabildiğince yüksek sesle, “Baba” dedim, “Fenya, onu kaçırdı, korkuttu!”
Herkes baktı.
Babam, Fenya’yı görünce yatağa oturdu. “Ne dedin, evlat?”
“Fenya teğmeni kovdu!” diye tekrar ettim.
Fenya kızardı, nezaketle babamın yanına gitti, selam verdi, ona ne olduğunu sordu. Babam önce Fenya’nın annesiyle babasının sağlığını sordu, sonra teğmenin kendisine neden ve nasıl vurduğunu açıkladı. Fenya, onaylamadığını göstererek başını salladı, "merzavets!’^^ dedi.
Fenya annemle ve yengelerimle selâmlaşırken, müjdeyi babama ayrıntılı verdim. Yüzü aydınlandı, Fenya’ya içtenlikle teşekkür etti. Bir süre sonra, “Fenya, teğmenin oğlumun yine peşine düşeceğini düşünmüyor musun?” dedi.
“Düşerse” dedi Fenya, “hemen bana haber verin.” Giderken kuyruktaki askerlere baktı, köyde hiç böyle bir şey görmediğini söyledi. İnek hangarımızdaki taş el değirmeni sayesinde evimizin çevresine akın ettiklerine ikna oldu.
“Zavallılar” dedi annem, “Karınları aç.”
Fenya’ya ön avlunun kapısına kadar eşlik ettik, tekrar teşekkür ettik. Bundan sonra, tam da teğmenin yatak odama gizlice sokulduğu anda Fenya’nm belgeleriyle nasıl geldiğini hepimiz merak ettik. Parti örgütünün gözetimi, savaştayken bile hâlâ bu kadar güçlü müydü?
Dört gün sonra köyümüzdeki asker sayısı büyük ölçüde azaldı. Bir hafta sonra, Pşımaf Bek’in kuyudan çıkarıldığını, silah zoruyla Kalujens-kaya’ya götürüldüğünü duyduk. Bir gün sonra Kızıl Ordu’nun askerleri köyümüzdeki evleri aradılar, her aileye yalnızca bir çuval mısır bırakarak.
83 Merzavets! - Alçak!
11 o KADİR NATHO
bütün tahıla el koydular. Savaştan sonra bedelini ödeyecekler" "
1er. Doğal olarak, kimse karşı çıkmaya cesaret edemedi. Her şe"e savaş devam ediyordu. Önce askerler geliyordu, çünkü düşmanir^'^'^ mak için ülkenin onlara ihtiyacı vardı.
Komşumuzun İneği İçin Mücadelesi
Fenya’nın teğmenle karşılaşmasından birkaç gün sonra yaşandı bu. Tekr,, bir güvence hissederek, su getirmek ve büyüklere odun kesmek için köyQ^ dışına çıktım. Çalıştığı bölge mağazasından sözde zimmetine para geçi,, diği için on yıllık hapis cezasını tamamladığı cezaevinden geçenlerde dö-nen ve kızı Ayşat’la birlikte yaşayan yaşlı dul komşumuz Natsu Yemzağin evine yöneldim. Evlerine gittiğimde Ayşat dışarıda bir yerde çalışıyordu; annesi beni gördüğüne sevindi. Ona biraz odun kestim, içeri taşıdım, sobasının yanına istif ettim. Bundan sonra, Kırmız’ın annesine uğradım, ziyaret ettiğim için teşekkür etti ama yardım ihtiyacı yoktu. Natsunun önerisiyle, pilot olan tek oğulları birkaç yıl önce uçak kazasında yanarak ölen yaşlı İbrahim ve Gupsa Hun çiftinin sokağın karşısındaki evlerine gittim. Onlara da biraz odun kestim, içeri getirdim, kuyudan iki kova su çektim. Bundan sonra komşularımız yaşlı Hatuh’la eşine gittim, ineği suya götürdüm, onlara kuyudan iki kova su getirdim, ahırlarını temizledim, yere biraz kuru saman yaydım. Odun stoklarını bitirdiklerini anlayınca kendi odunumuzdan biraz getirmek için bizim eve gittim.
Sokağın karşısında komşumuz Yusef Yemzağ’ın eşinin sesini duyduğumda kucak dolusu odunla yaşlı Hatuh’un evine henüz yönelmiştim. On avlusunda, ineğini vermemek için iki Rus Kızıl Ordu askeriyle can havliyle mücadele ediyordu. Gidip yardım etmek için odunları bıraktım ama annem ansızın kolumdan tutup beni engelledi. O da komşunun sesini duyup evden yeni çıkmıştı. “Yapma, oğlum” dedi. “Senin yapabileceğin bir şey yok.”
Yusef Yemzağın eşi ineğini geri almaya çalışırken, “Elimdeki bütün yiyeceği aldınız” diye bağırıyordu. “Eşim Kızıl Ordu’da, tıpkı sizin gibi! Doyuracağım üç çocuğum var. Bu ineği alırsanız onları doyuracak hiçbir şeyim kalmayacak. Çocuklarım açlıktan ölecekler! Lütfen, onu benden almayjııınnn, lütfen!” Çocukları ağlayarak olan biteni izlerken o askerlere yalvarıyor, bir taraftan da mücadele ediyotdu.
Askerlerden biri kabaca “Defol, kocakarı!” dedi. “Savaş bittiği sana bedelini ödeyeceğiz! Kadını kenara çekti.
Bir süre sonra bilinci yerine geldiğinde, başının yaralandığından şikâyet edeceği yerde çocuklarının geleceği için hıçkırarak ağlamaya, hayıflanmaya başladı.
O gün öğleden sonra eve geldiğimizde uzun süre Yusef Yemzağ’ı düşündüm. işten sonra bize gelen, öyküler ve efsaneler anlatıp ezgiler söyleyerek babamla ve öbür arkadaşlarıyla saatler geçiren köyümüzün erkeklerinden biriydi. Eşine vurup ineğini götürenler gibi on askere kolayca yetecek kadar güçlü, yapılı biriydi.
Sıhhiye birliğinin üyeleri bizim evde kaldıkları için aynı şey bizim ineğimizin başına gelmez sanıyordum. Onlar bizi korurlardı. Yine de ineği ahırdan hiç çıkarmamak daha güvenliydi...
O öğleden sonra geç saatlerde siyah kısrağım Dahe’yi arka avlumuzda gördüm. Kendisini yakalamaya çalışan sıhhiye birliğinin askerlerinden kaçıyordu. Askerler günlerdir ağır yaralı hastaları Kalujenskaya’ya taşırken ona alışmışlardı ama büyük olasılıkla hiç iyi beslememişlerdi, çünkü sık sık durup karı toynaklarıyla kazıyor, bulduğu otları açgözlülükle kemiriyordu. Ancak, kovalayanlar yaklaşır yaklaşmaz yüz metre kadar kaçıyor, yine biraz kuru ot aramaya başlıyordu. En sonunda köyümüzün bitişiğindeki körpe ormana kaçtığında askerler vazgeçtiler, hayal kırıklığıyla geri döndüler.
ve tahkimat yapıyorlar, çılgınca bir telaşla koşturup duruyorlardı. B sonra, Almanların yakında köyümüze saldıracağına dair kötü bir dolaşmaya başladı. Birliklerine telaşlı emirler veren, onlara nerede konj' lanacaklarını ve bu yeri kanlarının son damlasına kadar korumak içj^ sil tahkimat yapacaklarını söyleyen subayların yüksek sesleri kısa sürej haberi doğruladı. “Za Rodintı, za Stalina!’^^
Kısa süre sonra Alman uçakları tehditkar biçimde üzerimizde dola^. maya, topçu mermileri köyümüzde vınlamaya, köyümüzün çevresindç patlamaya başladı. Tahtamukay yönünden ve biraz güneyinden geliyor gibiydiler. Bu, Kızıl Ordu’nun konuşlandığı yere de bakan yöndü. Sonra, öğleden az önce makineli tüfekler giderek artan bir sıklıkta gürlemeye, havan mermileri giderek daha yakınlarda patlamaya başladı. Bütün bu gürültünün arasında, "'Vperyoef^, za Rodintı, za Stalina! Vperyod, za Rodi-nu, za Stalina! Vperiod, za Rodinu za Stalina!”diye bağıran parti komiserinin yüksek perdeden sesini açıkça ve sürekli duyabiliyordum.
Giderek bazı kör kurşunlar evimizin çubuklardan ve örme sazlardan yapılmış duvarlarını yarıp geçmeye, odalarımızda uçuşmaya başladı. Birkaç saat sonra kurşunlar patlayan mısırlar gibi kapımızda çarpmaya başladı. Diğer iki odayla evimizin girişinin arasında bulunan yatak odama koştuk hepimiz. Annem, Leta ve Lyuba, durmadan ağlayan, dehşete kapılmış küçük yeğenlerim Asya’yla Nusya’yı aralarına alarak yere, yatağın altına yattılar. Babam, bastonuna dayanarak yatağıma oturdu. Yengelerimle annem en azından yere yatması için ısrar ettiler ama babam kabul etmedi. Canını kurtarmak için yerde süründüğünün görülmesindense ölmesi daha iyiydi. Korkmuyormuş gibi yaparak yanına oturdum ama annem beni yatağın altına çekti, bırakmadı.
Bu arada savaşın gürültüsü artmaya ve daha da dayanılmaz olmaya devam ediyordu. Özellikle alçaktan uçan uçakların, ateş eden makineli tüfeklerin taramasının ve ara sıra atılan bombaların patlama sesleri dehşet vericiydi. Bu patlamaları korkuyla dinleyip, bunlardan birinin isabet edeceği anı bekleyerek zaman duygumuzu kaybettik. Annemle babamın yatak odasının ram ötesinde ansızın bir bomba büyük gürültüyle patlayıp, bürün kadınlarla çocukların aynı anda bağıracakları kadar büyük
“Za Rodinu, za Stalina!” - “Anayurdumuz adına, Stalin adına!”
“Vperyod” - ileri
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA II3
bir güçle bizi sarstığında savaş yüzlerce yıldır şiddetle devam ediyormuş gibiydi. Sonra hepimiz, soluğumuz kesilerek evin üzerimize yıkılmasını bekledik ama mucize gibi, yıkılmadı. Bunun yerine, babamın sesini duyduk: “İyi misiniz?”
Annem, “Evet, Tanrı’ya şükür” dedi, dua etmeye başladı.
Gün ilerlerken, daha çok kurşun duvarlarımızı yarıp içeri girmeye, başımızın üzerinde vınlamaya başladı. Cümle kapımızın ve ahşap sütunlu verandamızın önünde gürültüyle patlamaya devam eden kurşun serpintisi özellikle endişe verici ve korkutucuydu. Akşama doğru, parti komiseri sürekli, “Vperyod, za Rodinu za Stalina!” diye bağırırken, bazı ağır makineli tüfekler ahırımızın içinde bile gürlemeye başladı. Sonra makineli tüfeklerin ve patlayan mermiletin gürültüsü arasında, avlumuzda, yaralı bir askerin sesini duydu. Evin yakınında, yerde sürünürken, “Oy, ooy! Po-jaluystapomogite, spasitee!’^^ diye yalvarıyordu.
Annem dualarını keserek, duyulabilir bir sesle, “Aman Tanrım!” dedi, “Keşke onun için bir şey yapabilsem. Zavallı adam acı çekiyor!”
Babam, “Silahlar susmadan olmaz” dedi.
Annem dua etmeye devam etti. Savaşın sağır edici gürültüsünün arasında, parti komiserinin çok yüksek sesle tekrar tekrar, “Vperyod, tovarişçi! Vperyod, za Rodinu, za Stalina!” diye bağırdığını hâlâ duyabiliyordum. Ancak buna rağmen Kızıl Ordu geri çekiliyor gibiydi ve savaşın şiddeti evimize yaklaşmaya devam ediyordu. Sonra, gürüldeyen makineli tüfeklerin ve patlayan mermilerin gürültüsü arasında avlumuzda ah edip inleyen, yardım isteyen çok sayıda yaralı askerin sesini duymaya başladık. Giderek daha yüksek sesle, “Pomogite, pojaluysta, pomogite! Spasite!” diye yalvarıyorlardı. Bazılarının sürünerek kapının yanındaki verandaya kadar geldiğini anlıyorduk.
“Aman Tanrım!” diye çığlık attı annem. “Artık dayanamıyorum. Bu zavallıların böyle yalvarıp can çekişmeleri çok korkunç. Onlar için bir şey yapmalıyım. Belki onlar gibi oğullarım da bir yerlerde acı çekiyorlar” diyerek ayağa kalkmaya çalıştı.
Babam biraz daha beklemesini söyledi. Hem yengelerim hem ben onu engellemeye çalıştık ama başaramadık. Ayağa kalktı, biz hâlâ onu tutmaya çalışırken yaralı askerler için bir şey yapmaya kararlı, kapıya doğru yürüdü. Tam o sırada duvarı delerek içeri giren bir mermi başına isabet etti ve onu yere serdi.
Bilincini kaybetmişti. Onu benim yatağıma yatırırken merminin başı-87 “Ah, ah! Lütfen bana yardım edin, beni kurtarın!”
114 KADİR NATHO

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder