erotik sex shop ve cerkes bilgisi33
Yengelerim annemin kan akan başım sana, ben de onlar da durmadan hıçkırarak ağlıyorduk. Babam yalnızca on^ kıyor, gözyaşları yol yol yanaklarından iniyordu. Anneme sürekli kendv nasıl hissettiğini sorarken ağzından da kan geldiğini fark ettim, baba^ fark etmesin diye hemen sildim. Zaten babam bakmıyordu, gözyaşlan^^ tutamadığı için utanıyordu.
Güneş battığında, yer yer birkaç kez makineli tüfek takırtısının vet^y tüfek atışlarının dışında savaşın gürültüsü kesildi. Sonra biri gürültii^ç kapımıza vurmaya başladı. Ağlayarak kapıyı açtım. Makineli tüfeği^y^ iriyarı bir Alman askeriydi.
“Russische Soldaten?’*^ diye sordu.
“Nein, nein’^'* dedim, beni kast ettiğini düşünerek.
O anda annemle babamın yatak odası tarafından gelen, kırılan bit camın gürültüsünü duyduk.
Alman askeri, beni de yanında sürükleyerek evin o köşesine gitti, tüfeğiyle taradı, kaçan üç Kızıl Ordu askerini öldürdü. Zavallılar annemle babamın yatak odasına gizlice girmiş. Alman askerinin sesini duyunca-ya kadar sobanın üzerinde kalmış biraz mısır çorbasını içmekle meşgul olmalıydılar. Paniğe kapılıp camı kırmasalardı, Alman askerini kolayca öldürebilirlerdi ya da en azından bazıları kaçabilirdi.
88“Russische Soldaten?” — “Rus askerileri?”
89“Nein, nein!” — “Hayır, hayır!”
İKİNCİ KEZ ALMAN İŞGALİ ALTINDA
Ölülerin Gömülmesi
Alman askeri giysimin kolundan çekerek, “Gel! Gel!” dedi.
“Mama kaput’^'^ dedim, hâlâ ağlıyordum, karşı koyarak yatak odamı işaret ettim.
Ölmüş, avlumuzun her yerine yayılmış Kızıl Ordu askerlerine doğru makineli tüfeğinin ağzıyla beni iterek, “Gel! Gel!” diye bağırdı. Birinin hâlâ kıpırdadığını fark edince başından vurarak işini bitirdi. Sonra bana, evimizin tam bitişiğinde, yerdeki büyük çukuru işaret etti. Orası tam da tavuk kümesimizle tahıl stokumuzun bulunduğu yerdi. Birkaç dakika önce orada patlayan bomba, onları, sanki orada hiç olmamışlar gibi yok etmişti. Alman askeri, "Schnell! Schnell!’’’' diye bağırdı, ölen bütün askerleri o çukura atmamı işaret etti. Avlumuzun her yerinde o kadar çok ölmüş asker vardı ki... Tüylerim ürpererek birini kaldırmaya çalıştım ama çok ağırdı. Alman askeri sabırsızlıkla, “Nein, nem.'”diye bağırıp sürüklememi söyledi. Hepsini o çukura sürüklemem bir saatten fazla sürdü. Sıhhiye birliğinin beni defalarca
Alman askeri bu ölüleri de çukura attırdı, sonra beni komşumuz rim Tuko’nun avlusuna götürüp kendisiyle ve başka askerlerle birliRj*^'' per kazdırdı. Sanırım, eve geldiğimde gece yansını çoktan geçmişti. '
Annem yatağımda yatıyordu, hâlâ bilinçsizdi. Leta’yla Lyuba ellcfj ni tutmuş, ıslak havluyla yüzünü sık sık silerek yatağın kenarında otu ruyorlardı. Asya’yla Nusya babamın kucağında uyumuşlardı. Anneıtıiı, durumunu görünce hıçkırıklarımı tutamadım. Yaklaştığımda, nefes alırken göğsünden bir hırıltı geldiğini duyabildim. Elini tutup kendini nasj| hissettiğini sordum, sonunda bir kez “Merak etme, oğlum, iyiyim dedi. Bunlar son sözleri oldu, gün doğarken ruhunu teslim etti.
Meryem (Kerim Tuko’nun eşi). Kâba hala ve yengelerim annemin cenazesini yıkadılar, geleneklerimize göre hazırladılar. Babam bastonuna abanmadan yürüyemediği için biraz tahta payanda topladım. Mezara doldurulacak topraktan naaşı korumak için uygun konumda yerleştirile-bilsinler diye payandaları kestim.
O sırada Kızıl Ordu’nun Alman mevzilerine saldırıya geçmesine ve mermilerin köyümüzde vınlamaya başlamasına karşın annemin cenazesini ertelemenin hiçbir anlamı yoktu. Kızıl Ordu kuzeydoğuda Kerim Tuko nun evinden körpe ormana, batıda Hagimus Paranuko nun evinden köyümüzün mezarlığına ve ötesine kadar uzanan Alman siper hattına çoktandır saldırıyordu. Bu yalnızca başlangıçtı. Bundan böyle Ruslar dalgalar halinde gece gündüz hiç durmadan bu hatta saldıracaklardı. Rusların etrafta gürleyen seslerini çoktandır duyabiliyordum; “Urra! Utta! Urra!” Bana yardım edecek birini bulmak için dışarı çıkmayı göze almıştım. Köyde kalan tek erkek altmışlı yaşların başındaki Tof Çelebiy’di.
Kapıyı açınca beni gördüğüne şaşırdı. Kendisinden bir şey isteyeceğimi herhalde biliyordu. Bana yer gösterirken, “Hoş geldin, oğlum!” dedi. “Dostluk ziyaretinin hemen hiç zamanı değil, değil mi?”
Konukseverliği için teşekkür ettim, anneme ne olduğunu anlattım. Biraz tereddüt ettikten sonra, “Lütfen, komşum, annemi gömmeme yardım eder misin?” dedim.
“Sen deli misin?” dedi. “Bu durumda anneni gömmek için öldürülmeyi göze alacağımı mı düşünüyorsun?”
Bu sözler beni şoka uğrattı. Bu koşullar altında söylenecek en korkak-
ça, en gaddarca şeyin bu olduğunu düşündüm, tek söz söylemeden çıktım. Döndüğümde, Almanlar annemin cenazesini mezarlığa götürmeme izin vermeyi kesinlikle reddettiler.
Durumu babama açtım, onu avlumuza gömmeye karar verdik. Kadınların yardım etmek isteyeceklerini biliyordum ama onları dışarı çıkarırsak birinin öldürülebileceği korkusuyla babamı, mezarı nasıl hazırlayacağımı bana anlatmaya ikna ettim. Gözyaşları yanaklarından süzülürken anlattı.
Evden dışarı adım attığımda savaş delicesine şiddetle devam ediyordu. Ruslar “Urra! Urra!” diye bağırarak hâlâ saldırıyorlar. Almanlar sürekli makineli tüfeklerle tarayıp, dalgalar halinde üzerlerine gelmeye devam eden askerleri kurşun yağmuruna tutarak siperlerinde oturuyorlardı. Ara sıra top mermileri vınlıyor, patlıyordu ve Alman uçakları askerlere dehşet saçarak alçak saldırı yapıyordu. Mermiler vınlayarak yanımdan geçerken küreği alıp avlumuza, eskiden tavuk kümesimizin olduğu yerin tam arkasına mezar kazdım. Toprak kar altında epeyce donduğu ve küreğe zamk gibi devamlı yapıştığı için kazmak çok zaman aldı ama mucize eseri hiçbir mermi isabet etmeden bitirdim.
Sonra Rusların üzerinde yaralıları taşıdıkları merdiveni alıp verandaya getirdim. Kadınlar annemi üzerine yatırmama yardım ettiler. İçeride kalacaklarına söz verdirdikten sonra annemi mezara taşıdım, arka avlumuza gömdüm. Zavallı annem, yaşamdaki düsturu “İyilik yap, denize at”tı. Yaşamının son anına kadar bunu yaptı. Ruhu şad olsun.
Yine Alman İşgali Altında
Dolayısıyla Almanlar köyümüzü yeniden işgal etmişlerdi ama bu kez bütün bir gün süren ve yüzlerce insanın canına mal olan acımasız bir savaştan sonra. Ertesi gün Kızıl Ordu Alman mevzilerine saldırılarını bir nedenle azaltmıştı. Onun için Alman askerlerinin bazıları şiltelerimizi siperlerine taşımaya başladılar. Bu bana sıhhiye teğmeninin sözlerini hatırlattı; “Anne, savaş bazılarını canavarlaştırıyor!” Belki, diye düşündüm, savaş onlara sivilleri utanmazca, acımasızca ve hiç tereddüt etmeden soymayı öğretti. Galipler ister kızıl, ister beyaz, ister Nazi olsun, hepsi birbirine benziyordu! Kızıl Ordu askerleri bir hafta önce bütün tahıl stokumuzu yağmalamışlardı. Şimdi Nazi askerleri bize kalan sıcak yoksul yatağımızı alıyorlardı...
Neyse ki yine de ineğimiz vardı. Günde bir öğün, bir dilim ekmekle ya da o günlerde lüks olan pastdy[3. onun sayesinde biraz yoğurt yiyorduk.
Öbür Alman askerleri çatı katımıza gözcü yerleştirdiler, misafir odamızda rahatlarına baktılar. Sosis, ekmek ve tereyağından oluşan kahvaltı-
lannı yavaş yavaş ediyorlardı. Çarpışma bir süreliğine kesildi--kısrağım Guaşe bile körpe ormanda saklandığı yerden çıktı evi uzağına değil, arka avlumuza gelip otladı. Bizi hatırladığ
Rusların ilk “urra’larıyla makineli tüfek takırtıları havada yankılan,^ Guaşe de kulaklarını dikti, çevresine bakındı, bürün hızıyla körpe manda saklandığı yere koştu. Savaş her dakika şiddetlenerek devam et(j Kızıl Ordu birlikleri ellerindeki her ateşli silahlı kullanarak, “Urra! Urra!” nidalarıyla Alman hattına dalgalar halinde saldırmaya devam et. tiler. Sonu gelmeyen makineli tüfek taramalarına ve aralarında patlaya;, top mermilerine karşın Alman mevzilerine gelmeye ya da sürünmeyede. vam ettiler.
Kıyım inanılmazdı; Almanlar siperlerinde ısrarla mevzilerini savu, nuyorlardı. Kızıl Ordu birlikleri ise onları yerinden çıkarmak için dalgalar halinde şiddetle saldırmaya devam ediyordu. Kimi zaman birkaç Rus uçağı Almanları makineli tüfeklerle kurşun yağmuruna tutarak siperlerin üzerinde alçaktan uçuyordu; ya da Alman uçakları ilerleyen Kızıl Ordu birliklerinin üzerinde dolaşıp onları topluca imha ediyordu. Geceleri roketler, saldıran askerleri daha iyi görmek ve birçoğunu öldürmek için gecenin karanlığını aydınlatarak uçakların yerini alıyordu. Savaşta bu delice kıyım sürerken iki taraf da insanların canlarını kaybetmelerini önemsemiyordu. Zafer kazanmak onlara olağanüstü önemli geliyordu; ne pahasına olursa olsun zafer!
Kızıl Ordu birkaç gün böyle devamlı çarpıştıktan sonra Alman hattına daha çok geceleri saldırmaya başladı. Bir hafta sonra Almanlar Kızıl Ordu’dan o kadar çok kişi öldürmüşlerdi ki artık savaş alanında saldıran askerlerle ölüleri ayırt edemiyorlardı. Hepimizi - kadınları, çocukları ve yaşlıları- toplayıp okulun avlusuna uzun ve derin üç toplu mezar kazdırdılar, sonra köy mezarlığının karşısındaki savaş alanını “temizlemeye” götürdüler. Bütün bir gün Kızıl Ordu askerlerini karda sürükleyip mezarlara attık ama bu süre içinde ancak birkaç hektardan biraz daha fazla alanı “temizleyebildik”.
Askerlerin çoğunun başının parçalanmış olması ve su torbası gibi taşınması oldukça tuhaftı. Hepsinin bellerine bağlı küçük bir mısır, buğday ya da arpa tohumu torbası vardı. Kimi zaman günlerce, hatta haftalarca bürün besinlerinin bu olduğu belliydi.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 11Ç
Savaş alanının adeta her yerine saçılan cesetleri görünce insan ister istemez ürperiyordu. Bazılarının bağırsakları dışarı çıkmış, kollarını ya da bacaklarını kaybetmiş, hatta başları kopmuş, korkunç darbeler almış, kendi kanlarına bulanıp ıslanmış yatıyorlardı. Ölüme karşı bu gençleri bu çılgınlığa, bu kıyıma iten kimdi, neydi.^ Vatanseverlik mi yoksa tiranlık mı? Ya da düşmanı öldürmek, ölmemek boş umudu mu? Cevaplanmamış benzer sorular insanın kafasında dönüp duruyordu ama savaş bütün şiddetiyle sürüyor, insanlar öldürmek ve ölmek için birbirlerine saldırmaya devam ediyorlardı.
Bu sırada. Kızıl Ordu’nun sürekli saldırıları altında bulunan Alman siperlerinden ancak birkaç yüz adım uzakta bulunan evimiz, gittikçe artan mermi delikleriyle kalbura dönüyor, özellikle bu soğuk kış mevsiminde giderek oturulmaz hale geliyordu. Kör kurşunlar havada vızıldıyor, ailemizden birini daha öldürebilecekleri korkusu her zaman tepemizde asılı duruyordu. Sanırım annemin yüreklerimizde henüz taze olan acı ölümü hepimizi bu konuda daha bilinçli yapmıştı.
Evimizde yaşamayı günden güne daha da güçleştiren başka etkenler de vardı. Pencerelerin bütün camları paramparça olduğu için artık doğru düzgün ısıtamıyorduk. Dahası gece gündüz doluşan düzinelerce Alman askeri bizi — ailenin erkeklerini, kadınlarını ve çocuklarını- tek bir odaya mahkûm etmişlerdi. Pratikte bu banyo yapmamızı bile olanaksız duruma getiriyordu. O günlerde evlerimizde banyo ya da akan suyumuz bulunmadığını burada belirtmeliyim. Özellikle soğuk kış mevsimlerinde, odanın içindeki büyük bakır leğende ayakta ya da oturarark, ısıtılan suyu ibrik ya da tasla dökünerek yıkanıyorduk. Dolayısıyla, kalabalık bir odada yaşamak bu küçük kolaylığın keyfini çıkarmaktan bizi yoksun bırakmıştı ama hayatta kalma mücadelemizde üstesinden gelmeye çalıştığımız pek çok yoksunluktan ancak biriydi bu.
Sürpriz tam bu sırada geldi; Lyuba’nın oğlu oldu, adını Zavur’^ koydum. Babamın önerisiyle, ertesi günü yengeletim Leta’ya Lyuba’yı ve çocuklarını —Asya, Nusya ve Zavur’u- Nefine Şehetl’in köyün ortasında, savaş hattının biraz uzağında bulunan evine götürdüm. İki yengem de Nefine’yle yaşamının kolay olmayacağının farkındaydılar; bir eve sıkışmış iki aile. Ama çocuklarını savaş hattının uzağına götürme fikri onlara çekici geldi, hemen razı oldular.
Nefine kollarını açarak bizi karşıladı. Babamın süt kardeşiydi. Almanlar ülkemizi işgal etmeden birkaç yıl önce kocası Harun Şehetl, bölge
mağazasının parasını zimmetine geçirmekle suçlanıp Sibir ’ ğünden beri iki oğlu Davut ve Timur’la ve üç kızıyla -Al'imlrM^^^’'lii Kanna - beraber oturuyordu. ’
mak zorunda kalmıştık, çünkü hepimiz onun günlük sütüyle eed^ tik. Onu yalnızca samanla beslediğimden, Nefine’yle ailesine daha '
çok sayıda havan mermisi vınlayarak gelip Nefine’nin arka avlusund, çevresinde patlamaya başladığında biraz saman getirip ineğin yemliğj^^ koymuş, ailenin yanına gitmiştim.
İneğimiz patlamalardan kısa süre sonra durmadan böğürmeye başlajı Bakmak için ahıra koştum. Beni görür görmez böğürmeyi kesti. Ona bit şey olmadığını görüp yalnızca patlamalardan korktuğunu sanarak yava^ ça başını okşadım. Tanrı onu bizim için, özellikle Asya, Nusya ve Zavm için koruyacağından korkmamasını söyledim. Ne var ki yeniden böğür meye başladığında daha birkaç adım uzaklaşmıştım. Durduğumda bana bakıyor, yeniden böğürüyordu. Üst çenesinin sol kenarının kanadığım fark ettim. Yanına gidip çenesindeki yaraya baktım. Bir şarapnel parçası girmişti, çıkardım. Köyümüzdeki büyük savaşı tek çizik almadan atlatan ineğimiz, savaş hattından uzağa götürdüğümde yaralanmıştı.
İhtiyaç içindeki çok sayıda komşumuz için ne yapabilirim diye görmek için o öğleden sonra geç saatte dışarı çıktım. Mermiler çevremde devamlı vızıldamasına karşın, en yakın kuyudan ailem için su çektiğim gibi, onlara da kova kova su taşıdım, ineklerini besleyip suladım, yakmaları için odun kestim, iki saatten fazla uğraştım. Avluların arkasındaki çitlere saklanarak evden eve giderken bazı mermiler neredeyse sıyırdı; biri yanımdaki direğe, öbürü çitin başımın üzerindeki taş payandasına çarparak sekti. Belli ki körpe ormandaki askerler kıpırdadığını gördükleri her şeye ateş ediyorlardı. Beni vurmak istiyorlardı ama neyse ki hedefi tutturamadılar.
Döndüğümde, halam Kâba, Nefine ve babam oturmuş, Almanların yarattıkları tehlikeli durumdan şikâyet ederek sohbet ediyorlardı. Ama beni görür görmez konuyu değiştirdiler. Almanların köyümüzü yeniden ele geçirdiklerinden beri görmedikleri komşularımızın sağlıklarını ve durumlarını sormaya başladılar. Sorularına cevap verirken sağ elinde bakır bir ibrik tutan, sol koluna havlu atmış büyük yengem Leta içeri girdi, selam verdi, bakır leğeni yere koyup bana baktı. Kollarımı sıvayıp leğene eğildim, avuçlarıma su dökerek elimi yüzümü yıkamama yardım etti, sonra kurulamam için havluyu verdi. İşim bitince leğeni ve ibriği götürdü Sonra sofraya bir çanak sıcak süt\c pasta getirdi. Geleneğimizin gerektir-
diği gibi, yemeğim bitinceye kadar başımda bekledi. Ancak nazik hizmeti için ona teşekkür ettiğimde bana yaşlı gözlerle baktı.
“Canın bir şeye mi sıkıldı, Nıse?” diye sordum.
Bir an tereddüt etti, halalarıma ve babama baktı. Babama hitap ederek, “Sevgili Tipş” dedi, “Senden ve Dışeşu’dan bir şey istemeliyim ama korkarım bunu istemek çok zor.” Bunu tereddüt ederek söyledi.
Babam, “Çekinme Nıse” dedi. “Yapabilirsek, senin için yapmaktan mutlu oluruz”.
“Teşekkürler, Tipş” dedi yengem. “Burasının bizim için daha güvenli olduğunu düşündük ama değil. Bugün ineğimizin başına gelen bunu kanıtlıyor.”
“Ne yapabiliriz, Nıse?” Babam öğrenmek istiyordu.
“İzninizle” dedi yengem, “Dışeşu’dan beni ve öldürülmeden önce çocuklarımı Tahtamukay’daki akrabalarıma götürmesini istiyorum. Çocukların burada güvende olduklarını sanmıyorum.”
Babam göz ucuyla bana bakarak ona sakin olmasını önerdi.
Çocuklarının güvenliğinden duyduğu derin endişenin ve ona bu iyiliği yapmanın güçlüklerinin çok farkında olarak, “Bunun için ne yapabilirim, bakarım” dedim. Sorun bugünlerde yalnızca savaş bölgesinde değil, adeta cephede yaşamamızdı. Alman komutanın ya da askeri birliklerindeki subayların yazılı izni olmadan köyden kimsenin ayrılmasına izin verilmiyordu. Alman askerleri köyün dışında, yazılı izin ya da geçiş belgesi olmadan yakalarlarsa Rus casusu diye hemen vururlardı. Dolayısıyla, bu koşullar altında yapılacak en iyi şey evimizdeki Alman birliğinin subayından yardım istemekti.
Babama ve Nıse’ye hiçbir şey söylemeden çıktım, güneş batmadan az önce eve gittim. Neyse ki Alman subayını yatak odamda sigara içerken buldum. Kendisini görmeme izin verdi, işaretler ve birkaç sözle ondan Leta, Asya, Nusya ve benim Tahtamukay’a gitmemiz için propusk’’^ vermesini istedim. Beni anladı ama “Nyet, nyet!” dedi, bana belge vermeye kesinlikle yanaşmadı. Üstelemeye çalıştığımda tepesi attı, beni iterek odadan çıkardı. Ondan sempati, sevecenlik ya da anlayış beklemenin boşuna olduğunu anladım.
Son umuttu bu. Beni şahsen tanıyan Alman subayı geçiş izni vermeye yanaşmıyorsa o takımdan hiç kimse yanaşmazdı. Ya köyden bir yere ayrılmama ya da risk alıp geçiş izni olmadan Tahtamukay’a gitmesından giderken Guaşe gözüme çarpar mı diye etr kınıyordum ama anlaşılan o yakınlarda orlamıyordu; hayal kırık] ■*** eve geldim. Rijka ve Patsan gibi o da yaşamımdan gidecek miydi?
Babamın ve yengemin yanına gittim. Lyuba oturmuş, küçük Zavur'u yatırdığı beşiği sallıyordu. Leta Asya’yla Nusya’nın saçlarını tarıyordu. Bab"'‘ bastonuna dayanmış iskemlesinde oturuyordu. Onlara durumu açıkladı^ Büyük yengem Leta hiç düşünmeden risk almayı seçti. Ayrılma hepimizi derinden üzmüştü ama tehlikeye rağmen ertesi sabah Asya’ya Nusya’yı ve annelerini alıp savaş bitinceye kadar kalacakları Tahtanı^, kay’a götürmeme karar verildi.
Tahtamukay’a Yolculuk
Yolculuğun tarihi her zaman çok net hatırladığım şeylerden biridir. 1943
Şubat’ının on biriydi. Gitme zamanımız geldiğinde ailede herkes beklenilenden daha çok duygulandı. Babam, Tahtamukaya giderken yoldan uzak durup çalıları ve ağaçlan olabildiğince siper ederek gitme öğüdünü verirken üzüntüsünü gizlemeye çalışıyordu. Bana üç yüz ruble verdi. Al bunu, evlat” dedi.
“Ne için?” dedim. “Otada yalnızca bit gece kalacağım. Yanımda dört yüz ruble var.”
Al bunu. Yolda ne olacağını asla bilemezsin. İhtiyacın olabilir... bir tedbir sadece.”
Leta çocukları giydirmişti. Lyuba ve Kâba hala götüreceğimiz yobul eşyaların toparlanmasına yardım ederlerken çok üzgün görünüyorlardı. O sırada Nefine’nin tepesi attı. “Şimdiye kadar duyduğum en aptalca şey bu” dedi. “Bu soğuk havada çocukları nasıl sürükleyebiliyorsunuz? Eğer yakalarlarsa Almanların sizi öldüreceğini biliyorsunuz! Neden böyle bir tehlikeye giriyorsunuz?”
Babam oldukça alçak sesle, “Tatlı Nefine” dedi, “sakin ol. Nıse’mız kendisi ve çocukları için en iyisi olduğunu düşündüğü şeyi yapsın.” Yengem gözyaşları yanaklarından yol yol inerken herkese tek tek sarıldı. Evden çıktık, ikimiz de birer bohça yüklenmiş, çocukları ellerinden tutmuş yürüyorduk. Babamın arkamızdan güç duyulabilen bir sesle söylediği sözleri hâlâ net olarak hatırlıyorum: “Ğogumaf, sişav.
Evlerin avlularından dikkatlice geçerek kuzeybatı yönünde köyden ayrıldık. Köyün sonunda, batıdaki bayırdan indik. Sığ vadiye gelince, neredeyse Hutor Nekada’ya kadar uzanan bataklığın kenarından, fark edilme ya da biriyle karşılaşma ihtimalinin en az olduğu küçük akarsu vadisi yolunu seçerek kuzeye, Tahtamukay’a yöneldik. Hutor Nekada’nın batısından geçtiğimiz sırada Asya ve Nusya ağlamaya başladılar. Karın kalınlığı onları yormuştu ama anneleri “Susun, yoksa Alman askerleri duyarlar, hepimizi öldürürler” der demez ağlamayı kestiler.
Birkaç körpe ağacın oluşturduğu koruda kısa süreliğine dinlenirken izlendiğimizi fark ettik. Önce Alman askerlerinin peşimizden geldiklerini düşünerek korktuk, ama kısa süre sonra beyaz karda bir kadınla iki çocuk figürü fark ettik. Biraz sakinleştik ve bizim köyden olmalarından kuşkulanarak bir süre dikkatle baktık ama tanıyamadık. Bizden çok uzaktaydılar. Ansızın iki Rus kukuruznik^"' gökte belirip tehlikeli biçimde ve gürültüyle üzerimizde dolaşmaya başladığında, yine de bize yetişsinler diye kadınla çocuklarını beklemeye karar verdik. Uçaklar bizi Alman sanarak ateş etmeye başlar korkusuyla çocukları korunun içine götürdük, uzaklaşıncaya kadar orada gizlendik. Korudan çıktığımızda kadınla çocukları gözden kaybolmuşlardı, onları bir daha çevrede göremedik. (Kırk yıl sonra onların gerçekten bizim köyden olduklarını öğrendim. Hagimus, kız kardeşi ve annesiymiş. O zaman Hagimus henüz küçük bir çocuktu. Köyden ayrıldığımızı görünce bizi izlemeye başlamışlar ama uçaklardan korkup evlerine dönmüşler. Onlara savaştan sağ çıkma nimeti bahşedildi, çok sonra Hagimus yeğenim Asya’nın sevgili eşi oldu.)
Asya ve Nusya çok üşüdükleri ve yoruldukları için kadınla çocuklarını daha çok bekleyemedik, Tahtamukay’a doğru yolumuza devam ettik. Neyse ki karşımıza hiç Alman çıkmadı, güvendeydik. Ama bohçalarımızın yanı sıra çocukları da taşıdığımız için sık sık dinlenmek zorunda kaldık. Yol günümüzün büyük bölümünü aldı. En sonunda Tahtamukay köyüne geldik, bölge lisesinin biraz solunda, Krasnodar şehrine giden bayırdaki evin avlusuna girdik. Sanıyorum yengemin akrabaları Paranu-koların eviydi. Her nedense avluda ve evde çok sayıda kadın vardı, bizi içtenlikle karşıladılar. Kısa süre sonra bir kadın bana bir dilim ekmekle bir kâse çorba verdi. Oldukça çekingen ve rahatsız olduğum için kadın, uzaktaki tepede, ana yolun karşısında başka bir evi gösterdi, orada erkekler olduğunu söyledi, gidip onlara katılmamı önerdi.
erotik sex shopYengelerim annemin kan akan başım sana, ben de onlar da durmadan hıçkırarak ağlıyorduk. Babam yalnızca on^ kıyor, gözyaşları yol yol yanaklarından iniyordu. Anneme sürekli kendv nasıl hissettiğini sorarken ağzından da kan geldiğini fark ettim, baba^ fark etmesin diye hemen sildim. Zaten babam bakmıyordu, gözyaşlan^^ tutamadığı için utanıyordu.
Güneş battığında, yer yer birkaç kez makineli tüfek takırtısının vet^y tüfek atışlarının dışında savaşın gürültüsü kesildi. Sonra biri gürültii^ç kapımıza vurmaya başladı. Ağlayarak kapıyı açtım. Makineli tüfeği^y^ iriyarı bir Alman askeriydi.
“Russische Soldaten?’*^ diye sordu.
“Nein, nein’^'* dedim, beni kast ettiğini düşünerek.
O anda annemle babamın yatak odası tarafından gelen, kırılan bit camın gürültüsünü duyduk.
Alman askeri, beni de yanında sürükleyerek evin o köşesine gitti, tüfeğiyle taradı, kaçan üç Kızıl Ordu askerini öldürdü. Zavallılar annemle babamın yatak odasına gizlice girmiş. Alman askerinin sesini duyunca-ya kadar sobanın üzerinde kalmış biraz mısır çorbasını içmekle meşgul olmalıydılar. Paniğe kapılıp camı kırmasalardı, Alman askerini kolayca öldürebilirlerdi ya da en azından bazıları kaçabilirdi.
88“Russische Soldaten?” — “Rus askerileri?”
89“Nein, nein!” — “Hayır, hayır!”
İKİNCİ KEZ ALMAN İŞGALİ ALTINDA
Ölülerin Gömülmesi
Alman askeri giysimin kolundan çekerek, “Gel! Gel!” dedi.
“Mama kaput’^'^ dedim, hâlâ ağlıyordum, karşı koyarak yatak odamı işaret ettim.
Ölmüş, avlumuzun her yerine yayılmış Kızıl Ordu askerlerine doğru makineli tüfeğinin ağzıyla beni iterek, “Gel! Gel!” diye bağırdı. Birinin hâlâ kıpırdadığını fark edince başından vurarak işini bitirdi. Sonra bana, evimizin tam bitişiğinde, yerdeki büyük çukuru işaret etti. Orası tam da tavuk kümesimizle tahıl stokumuzun bulunduğu yerdi. Birkaç dakika önce orada patlayan bomba, onları, sanki orada hiç olmamışlar gibi yok etmişti. Alman askeri, "Schnell! Schnell!’’’' diye bağırdı, ölen bütün askerleri o çukura atmamı işaret etti. Avlumuzun her yerinde o kadar çok ölmüş asker vardı ki... Tüylerim ürpererek birini kaldırmaya çalıştım ama çok ağırdı. Alman askeri sabırsızlıkla, “Nein, nem.'”diye bağırıp sürüklememi söyledi. Hepsini o çukura sürüklemem bir saatten fazla sürdü. Sıhhiye birliğinin beni defalarca
Alman askeri bu ölüleri de çukura attırdı, sonra beni komşumuz rim Tuko’nun avlusuna götürüp kendisiyle ve başka askerlerle birliRj*^'' per kazdırdı. Sanırım, eve geldiğimde gece yansını çoktan geçmişti. '
Annem yatağımda yatıyordu, hâlâ bilinçsizdi. Leta’yla Lyuba ellcfj ni tutmuş, ıslak havluyla yüzünü sık sık silerek yatağın kenarında otu ruyorlardı. Asya’yla Nusya babamın kucağında uyumuşlardı. Anneıtıiı, durumunu görünce hıçkırıklarımı tutamadım. Yaklaştığımda, nefes alırken göğsünden bir hırıltı geldiğini duyabildim. Elini tutup kendini nasj| hissettiğini sordum, sonunda bir kez “Merak etme, oğlum, iyiyim dedi. Bunlar son sözleri oldu, gün doğarken ruhunu teslim etti.
Meryem (Kerim Tuko’nun eşi). Kâba hala ve yengelerim annemin cenazesini yıkadılar, geleneklerimize göre hazırladılar. Babam bastonuna abanmadan yürüyemediği için biraz tahta payanda topladım. Mezara doldurulacak topraktan naaşı korumak için uygun konumda yerleştirile-bilsinler diye payandaları kestim.
O sırada Kızıl Ordu’nun Alman mevzilerine saldırıya geçmesine ve mermilerin köyümüzde vınlamaya başlamasına karşın annemin cenazesini ertelemenin hiçbir anlamı yoktu. Kızıl Ordu kuzeydoğuda Kerim Tuko nun evinden körpe ormana, batıda Hagimus Paranuko nun evinden köyümüzün mezarlığına ve ötesine kadar uzanan Alman siper hattına çoktandır saldırıyordu. Bu yalnızca başlangıçtı. Bundan böyle Ruslar dalgalar halinde gece gündüz hiç durmadan bu hatta saldıracaklardı. Rusların etrafta gürleyen seslerini çoktandır duyabiliyordum; “Urra! Utta! Urra!” Bana yardım edecek birini bulmak için dışarı çıkmayı göze almıştım. Köyde kalan tek erkek altmışlı yaşların başındaki Tof Çelebiy’di.
Kapıyı açınca beni gördüğüne şaşırdı. Kendisinden bir şey isteyeceğimi herhalde biliyordu. Bana yer gösterirken, “Hoş geldin, oğlum!” dedi. “Dostluk ziyaretinin hemen hiç zamanı değil, değil mi?”
Konukseverliği için teşekkür ettim, anneme ne olduğunu anlattım. Biraz tereddüt ettikten sonra, “Lütfen, komşum, annemi gömmeme yardım eder misin?” dedim.
“Sen deli misin?” dedi. “Bu durumda anneni gömmek için öldürülmeyi göze alacağımı mı düşünüyorsun?”
Bu sözler beni şoka uğrattı. Bu koşullar altında söylenecek en korkak-
ça, en gaddarca şeyin bu olduğunu düşündüm, tek söz söylemeden çıktım. Döndüğümde, Almanlar annemin cenazesini mezarlığa götürmeme izin vermeyi kesinlikle reddettiler.
Durumu babama açtım, onu avlumuza gömmeye karar verdik. Kadınların yardım etmek isteyeceklerini biliyordum ama onları dışarı çıkarırsak birinin öldürülebileceği korkusuyla babamı, mezarı nasıl hazırlayacağımı bana anlatmaya ikna ettim. Gözyaşları yanaklarından süzülürken anlattı.
Evden dışarı adım attığımda savaş delicesine şiddetle devam ediyordu. Ruslar “Urra! Urra!” diye bağırarak hâlâ saldırıyorlar. Almanlar sürekli makineli tüfeklerle tarayıp, dalgalar halinde üzerlerine gelmeye devam eden askerleri kurşun yağmuruna tutarak siperlerinde oturuyorlardı. Ara sıra top mermileri vınlıyor, patlıyordu ve Alman uçakları askerlere dehşet saçarak alçak saldırı yapıyordu. Mermiler vınlayarak yanımdan geçerken küreği alıp avlumuza, eskiden tavuk kümesimizin olduğu yerin tam arkasına mezar kazdım. Toprak kar altında epeyce donduğu ve küreğe zamk gibi devamlı yapıştığı için kazmak çok zaman aldı ama mucize eseri hiçbir mermi isabet etmeden bitirdim.
Sonra Rusların üzerinde yaralıları taşıdıkları merdiveni alıp verandaya getirdim. Kadınlar annemi üzerine yatırmama yardım ettiler. İçeride kalacaklarına söz verdirdikten sonra annemi mezara taşıdım, arka avlumuza gömdüm. Zavallı annem, yaşamdaki düsturu “İyilik yap, denize at”tı. Yaşamının son anına kadar bunu yaptı. Ruhu şad olsun.
Yine Alman İşgali Altında
Dolayısıyla Almanlar köyümüzü yeniden işgal etmişlerdi ama bu kez bütün bir gün süren ve yüzlerce insanın canına mal olan acımasız bir savaştan sonra. Ertesi gün Kızıl Ordu Alman mevzilerine saldırılarını bir nedenle azaltmıştı. Onun için Alman askerlerinin bazıları şiltelerimizi siperlerine taşımaya başladılar. Bu bana sıhhiye teğmeninin sözlerini hatırlattı; “Anne, savaş bazılarını canavarlaştırıyor!” Belki, diye düşündüm, savaş onlara sivilleri utanmazca, acımasızca ve hiç tereddüt etmeden soymayı öğretti. Galipler ister kızıl, ister beyaz, ister Nazi olsun, hepsi birbirine benziyordu! Kızıl Ordu askerleri bir hafta önce bütün tahıl stokumuzu yağmalamışlardı. Şimdi Nazi askerleri bize kalan sıcak yoksul yatağımızı alıyorlardı...
Neyse ki yine de ineğimiz vardı. Günde bir öğün, bir dilim ekmekle ya da o günlerde lüks olan pastdy[3. onun sayesinde biraz yoğurt yiyorduk.
Öbür Alman askerleri çatı katımıza gözcü yerleştirdiler, misafir odamızda rahatlarına baktılar. Sosis, ekmek ve tereyağından oluşan kahvaltı-
lannı yavaş yavaş ediyorlardı. Çarpışma bir süreliğine kesildi--kısrağım Guaşe bile körpe ormanda saklandığı yerden çıktı evi uzağına değil, arka avlumuza gelip otladı. Bizi hatırladığ
Rusların ilk “urra’larıyla makineli tüfek takırtıları havada yankılan,^ Guaşe de kulaklarını dikti, çevresine bakındı, bürün hızıyla körpe manda saklandığı yere koştu. Savaş her dakika şiddetlenerek devam et(j Kızıl Ordu birlikleri ellerindeki her ateşli silahlı kullanarak, “Urra! Urra!” nidalarıyla Alman hattına dalgalar halinde saldırmaya devam et. tiler. Sonu gelmeyen makineli tüfek taramalarına ve aralarında patlaya;, top mermilerine karşın Alman mevzilerine gelmeye ya da sürünmeyede. vam ettiler.
Kıyım inanılmazdı; Almanlar siperlerinde ısrarla mevzilerini savu, nuyorlardı. Kızıl Ordu birlikleri ise onları yerinden çıkarmak için dalgalar halinde şiddetle saldırmaya devam ediyordu. Kimi zaman birkaç Rus uçağı Almanları makineli tüfeklerle kurşun yağmuruna tutarak siperlerin üzerinde alçaktan uçuyordu; ya da Alman uçakları ilerleyen Kızıl Ordu birliklerinin üzerinde dolaşıp onları topluca imha ediyordu. Geceleri roketler, saldıran askerleri daha iyi görmek ve birçoğunu öldürmek için gecenin karanlığını aydınlatarak uçakların yerini alıyordu. Savaşta bu delice kıyım sürerken iki taraf da insanların canlarını kaybetmelerini önemsemiyordu. Zafer kazanmak onlara olağanüstü önemli geliyordu; ne pahasına olursa olsun zafer!
Kızıl Ordu birkaç gün böyle devamlı çarpıştıktan sonra Alman hattına daha çok geceleri saldırmaya başladı. Bir hafta sonra Almanlar Kızıl Ordu’dan o kadar çok kişi öldürmüşlerdi ki artık savaş alanında saldıran askerlerle ölüleri ayırt edemiyorlardı. Hepimizi - kadınları, çocukları ve yaşlıları- toplayıp okulun avlusuna uzun ve derin üç toplu mezar kazdırdılar, sonra köy mezarlığının karşısındaki savaş alanını “temizlemeye” götürdüler. Bütün bir gün Kızıl Ordu askerlerini karda sürükleyip mezarlara attık ama bu süre içinde ancak birkaç hektardan biraz daha fazla alanı “temizleyebildik”.
Askerlerin çoğunun başının parçalanmış olması ve su torbası gibi taşınması oldukça tuhaftı. Hepsinin bellerine bağlı küçük bir mısır, buğday ya da arpa tohumu torbası vardı. Kimi zaman günlerce, hatta haftalarca bürün besinlerinin bu olduğu belliydi.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 11Ç
Savaş alanının adeta her yerine saçılan cesetleri görünce insan ister istemez ürperiyordu. Bazılarının bağırsakları dışarı çıkmış, kollarını ya da bacaklarını kaybetmiş, hatta başları kopmuş, korkunç darbeler almış, kendi kanlarına bulanıp ıslanmış yatıyorlardı. Ölüme karşı bu gençleri bu çılgınlığa, bu kıyıma iten kimdi, neydi.^ Vatanseverlik mi yoksa tiranlık mı? Ya da düşmanı öldürmek, ölmemek boş umudu mu? Cevaplanmamış benzer sorular insanın kafasında dönüp duruyordu ama savaş bütün şiddetiyle sürüyor, insanlar öldürmek ve ölmek için birbirlerine saldırmaya devam ediyorlardı.
Bu sırada. Kızıl Ordu’nun sürekli saldırıları altında bulunan Alman siperlerinden ancak birkaç yüz adım uzakta bulunan evimiz, gittikçe artan mermi delikleriyle kalbura dönüyor, özellikle bu soğuk kış mevsiminde giderek oturulmaz hale geliyordu. Kör kurşunlar havada vızıldıyor, ailemizden birini daha öldürebilecekleri korkusu her zaman tepemizde asılı duruyordu. Sanırım annemin yüreklerimizde henüz taze olan acı ölümü hepimizi bu konuda daha bilinçli yapmıştı.
Evimizde yaşamayı günden güne daha da güçleştiren başka etkenler de vardı. Pencerelerin bütün camları paramparça olduğu için artık doğru düzgün ısıtamıyorduk. Dahası gece gündüz doluşan düzinelerce Alman askeri bizi — ailenin erkeklerini, kadınlarını ve çocuklarını- tek bir odaya mahkûm etmişlerdi. Pratikte bu banyo yapmamızı bile olanaksız duruma getiriyordu. O günlerde evlerimizde banyo ya da akan suyumuz bulunmadığını burada belirtmeliyim. Özellikle soğuk kış mevsimlerinde, odanın içindeki büyük bakır leğende ayakta ya da oturarark, ısıtılan suyu ibrik ya da tasla dökünerek yıkanıyorduk. Dolayısıyla, kalabalık bir odada yaşamak bu küçük kolaylığın keyfini çıkarmaktan bizi yoksun bırakmıştı ama hayatta kalma mücadelemizde üstesinden gelmeye çalıştığımız pek çok yoksunluktan ancak biriydi bu.
Sürpriz tam bu sırada geldi; Lyuba’nın oğlu oldu, adını Zavur’^ koydum. Babamın önerisiyle, ertesi günü yengeletim Leta’ya Lyuba’yı ve çocuklarını —Asya, Nusya ve Zavur’u- Nefine Şehetl’in köyün ortasında, savaş hattının biraz uzağında bulunan evine götürdüm. İki yengem de Nefine’yle yaşamının kolay olmayacağının farkındaydılar; bir eve sıkışmış iki aile. Ama çocuklarını savaş hattının uzağına götürme fikri onlara çekici geldi, hemen razı oldular.
Nefine kollarını açarak bizi karşıladı. Babamın süt kardeşiydi. Almanlar ülkemizi işgal etmeden birkaç yıl önce kocası Harun Şehetl, bölge
mağazasının parasını zimmetine geçirmekle suçlanıp Sibir ’ ğünden beri iki oğlu Davut ve Timur’la ve üç kızıyla -Al'imlrM^^^’'lii Kanna - beraber oturuyordu. ’
mak zorunda kalmıştık, çünkü hepimiz onun günlük sütüyle eed^ tik. Onu yalnızca samanla beslediğimden, Nefine’yle ailesine daha '
çok sayıda havan mermisi vınlayarak gelip Nefine’nin arka avlusund, çevresinde patlamaya başladığında biraz saman getirip ineğin yemliğj^^ koymuş, ailenin yanına gitmiştim.
İneğimiz patlamalardan kısa süre sonra durmadan böğürmeye başlajı Bakmak için ahıra koştum. Beni görür görmez böğürmeyi kesti. Ona bit şey olmadığını görüp yalnızca patlamalardan korktuğunu sanarak yava^ ça başını okşadım. Tanrı onu bizim için, özellikle Asya, Nusya ve Zavm için koruyacağından korkmamasını söyledim. Ne var ki yeniden böğür meye başladığında daha birkaç adım uzaklaşmıştım. Durduğumda bana bakıyor, yeniden böğürüyordu. Üst çenesinin sol kenarının kanadığım fark ettim. Yanına gidip çenesindeki yaraya baktım. Bir şarapnel parçası girmişti, çıkardım. Köyümüzdeki büyük savaşı tek çizik almadan atlatan ineğimiz, savaş hattından uzağa götürdüğümde yaralanmıştı.
İhtiyaç içindeki çok sayıda komşumuz için ne yapabilirim diye görmek için o öğleden sonra geç saatte dışarı çıktım. Mermiler çevremde devamlı vızıldamasına karşın, en yakın kuyudan ailem için su çektiğim gibi, onlara da kova kova su taşıdım, ineklerini besleyip suladım, yakmaları için odun kestim, iki saatten fazla uğraştım. Avluların arkasındaki çitlere saklanarak evden eve giderken bazı mermiler neredeyse sıyırdı; biri yanımdaki direğe, öbürü çitin başımın üzerindeki taş payandasına çarparak sekti. Belli ki körpe ormandaki askerler kıpırdadığını gördükleri her şeye ateş ediyorlardı. Beni vurmak istiyorlardı ama neyse ki hedefi tutturamadılar.
Döndüğümde, halam Kâba, Nefine ve babam oturmuş, Almanların yarattıkları tehlikeli durumdan şikâyet ederek sohbet ediyorlardı. Ama beni görür görmez konuyu değiştirdiler. Almanların köyümüzü yeniden ele geçirdiklerinden beri görmedikleri komşularımızın sağlıklarını ve durumlarını sormaya başladılar. Sorularına cevap verirken sağ elinde bakır bir ibrik tutan, sol koluna havlu atmış büyük yengem Leta içeri girdi, selam verdi, bakır leğeni yere koyup bana baktı. Kollarımı sıvayıp leğene eğildim, avuçlarıma su dökerek elimi yüzümü yıkamama yardım etti, sonra kurulamam için havluyu verdi. İşim bitince leğeni ve ibriği götürdü Sonra sofraya bir çanak sıcak süt\c pasta getirdi. Geleneğimizin gerektir-
diği gibi, yemeğim bitinceye kadar başımda bekledi. Ancak nazik hizmeti için ona teşekkür ettiğimde bana yaşlı gözlerle baktı.
“Canın bir şeye mi sıkıldı, Nıse?” diye sordum.
Bir an tereddüt etti, halalarıma ve babama baktı. Babama hitap ederek, “Sevgili Tipş” dedi, “Senden ve Dışeşu’dan bir şey istemeliyim ama korkarım bunu istemek çok zor.” Bunu tereddüt ederek söyledi.
Babam, “Çekinme Nıse” dedi. “Yapabilirsek, senin için yapmaktan mutlu oluruz”.
“Teşekkürler, Tipş” dedi yengem. “Burasının bizim için daha güvenli olduğunu düşündük ama değil. Bugün ineğimizin başına gelen bunu kanıtlıyor.”
“Ne yapabiliriz, Nıse?” Babam öğrenmek istiyordu.
“İzninizle” dedi yengem, “Dışeşu’dan beni ve öldürülmeden önce çocuklarımı Tahtamukay’daki akrabalarıma götürmesini istiyorum. Çocukların burada güvende olduklarını sanmıyorum.”
Babam göz ucuyla bana bakarak ona sakin olmasını önerdi.
Çocuklarının güvenliğinden duyduğu derin endişenin ve ona bu iyiliği yapmanın güçlüklerinin çok farkında olarak, “Bunun için ne yapabilirim, bakarım” dedim. Sorun bugünlerde yalnızca savaş bölgesinde değil, adeta cephede yaşamamızdı. Alman komutanın ya da askeri birliklerindeki subayların yazılı izni olmadan köyden kimsenin ayrılmasına izin verilmiyordu. Alman askerleri köyün dışında, yazılı izin ya da geçiş belgesi olmadan yakalarlarsa Rus casusu diye hemen vururlardı. Dolayısıyla, bu koşullar altında yapılacak en iyi şey evimizdeki Alman birliğinin subayından yardım istemekti.
Babama ve Nıse’ye hiçbir şey söylemeden çıktım, güneş batmadan az önce eve gittim. Neyse ki Alman subayını yatak odamda sigara içerken buldum. Kendisini görmeme izin verdi, işaretler ve birkaç sözle ondan Leta, Asya, Nusya ve benim Tahtamukay’a gitmemiz için propusk’’^ vermesini istedim. Beni anladı ama “Nyet, nyet!” dedi, bana belge vermeye kesinlikle yanaşmadı. Üstelemeye çalıştığımda tepesi attı, beni iterek odadan çıkardı. Ondan sempati, sevecenlik ya da anlayış beklemenin boşuna olduğunu anladım.
Son umuttu bu. Beni şahsen tanıyan Alman subayı geçiş izni vermeye yanaşmıyorsa o takımdan hiç kimse yanaşmazdı. Ya köyden bir yere ayrılmama ya da risk alıp geçiş izni olmadan Tahtamukay’a gitmesından giderken Guaşe gözüme çarpar mı diye etr kınıyordum ama anlaşılan o yakınlarda orlamıyordu; hayal kırık] ■*** eve geldim. Rijka ve Patsan gibi o da yaşamımdan gidecek miydi?
Babamın ve yengemin yanına gittim. Lyuba oturmuş, küçük Zavur'u yatırdığı beşiği sallıyordu. Leta Asya’yla Nusya’nın saçlarını tarıyordu. Bab"'‘ bastonuna dayanmış iskemlesinde oturuyordu. Onlara durumu açıkladı^ Büyük yengem Leta hiç düşünmeden risk almayı seçti. Ayrılma hepimizi derinden üzmüştü ama tehlikeye rağmen ertesi sabah Asya’ya Nusya’yı ve annelerini alıp savaş bitinceye kadar kalacakları Tahtanı^, kay’a götürmeme karar verildi.
Tahtamukay’a Yolculuk
Yolculuğun tarihi her zaman çok net hatırladığım şeylerden biridir. 1943
Şubat’ının on biriydi. Gitme zamanımız geldiğinde ailede herkes beklenilenden daha çok duygulandı. Babam, Tahtamukaya giderken yoldan uzak durup çalıları ve ağaçlan olabildiğince siper ederek gitme öğüdünü verirken üzüntüsünü gizlemeye çalışıyordu. Bana üç yüz ruble verdi. Al bunu, evlat” dedi.
“Ne için?” dedim. “Otada yalnızca bit gece kalacağım. Yanımda dört yüz ruble var.”
Al bunu. Yolda ne olacağını asla bilemezsin. İhtiyacın olabilir... bir tedbir sadece.”
Leta çocukları giydirmişti. Lyuba ve Kâba hala götüreceğimiz yobul eşyaların toparlanmasına yardım ederlerken çok üzgün görünüyorlardı. O sırada Nefine’nin tepesi attı. “Şimdiye kadar duyduğum en aptalca şey bu” dedi. “Bu soğuk havada çocukları nasıl sürükleyebiliyorsunuz? Eğer yakalarlarsa Almanların sizi öldüreceğini biliyorsunuz! Neden böyle bir tehlikeye giriyorsunuz?”
Babam oldukça alçak sesle, “Tatlı Nefine” dedi, “sakin ol. Nıse’mız kendisi ve çocukları için en iyisi olduğunu düşündüğü şeyi yapsın.” Yengem gözyaşları yanaklarından yol yol inerken herkese tek tek sarıldı. Evden çıktık, ikimiz de birer bohça yüklenmiş, çocukları ellerinden tutmuş yürüyorduk. Babamın arkamızdan güç duyulabilen bir sesle söylediği sözleri hâlâ net olarak hatırlıyorum: “Ğogumaf, sişav.
Evlerin avlularından dikkatlice geçerek kuzeybatı yönünde köyden ayrıldık. Köyün sonunda, batıdaki bayırdan indik. Sığ vadiye gelince, neredeyse Hutor Nekada’ya kadar uzanan bataklığın kenarından, fark edilme ya da biriyle karşılaşma ihtimalinin en az olduğu küçük akarsu vadisi yolunu seçerek kuzeye, Tahtamukay’a yöneldik. Hutor Nekada’nın batısından geçtiğimiz sırada Asya ve Nusya ağlamaya başladılar. Karın kalınlığı onları yormuştu ama anneleri “Susun, yoksa Alman askerleri duyarlar, hepimizi öldürürler” der demez ağlamayı kestiler.
Birkaç körpe ağacın oluşturduğu koruda kısa süreliğine dinlenirken izlendiğimizi fark ettik. Önce Alman askerlerinin peşimizden geldiklerini düşünerek korktuk, ama kısa süre sonra beyaz karda bir kadınla iki çocuk figürü fark ettik. Biraz sakinleştik ve bizim köyden olmalarından kuşkulanarak bir süre dikkatle baktık ama tanıyamadık. Bizden çok uzaktaydılar. Ansızın iki Rus kukuruznik^"' gökte belirip tehlikeli biçimde ve gürültüyle üzerimizde dolaşmaya başladığında, yine de bize yetişsinler diye kadınla çocuklarını beklemeye karar verdik. Uçaklar bizi Alman sanarak ateş etmeye başlar korkusuyla çocukları korunun içine götürdük, uzaklaşıncaya kadar orada gizlendik. Korudan çıktığımızda kadınla çocukları gözden kaybolmuşlardı, onları bir daha çevrede göremedik. (Kırk yıl sonra onların gerçekten bizim köyden olduklarını öğrendim. Hagimus, kız kardeşi ve annesiymiş. O zaman Hagimus henüz küçük bir çocuktu. Köyden ayrıldığımızı görünce bizi izlemeye başlamışlar ama uçaklardan korkup evlerine dönmüşler. Onlara savaştan sağ çıkma nimeti bahşedildi, çok sonra Hagimus yeğenim Asya’nın sevgili eşi oldu.)
Asya ve Nusya çok üşüdükleri ve yoruldukları için kadınla çocuklarını daha çok bekleyemedik, Tahtamukay’a doğru yolumuza devam ettik. Neyse ki karşımıza hiç Alman çıkmadı, güvendeydik. Ama bohçalarımızın yanı sıra çocukları da taşıdığımız için sık sık dinlenmek zorunda kaldık. Yol günümüzün büyük bölümünü aldı. En sonunda Tahtamukay köyüne geldik, bölge lisesinin biraz solunda, Krasnodar şehrine giden bayırdaki evin avlusuna girdik. Sanıyorum yengemin akrabaları Paranu-koların eviydi. Her nedense avluda ve evde çok sayıda kadın vardı, bizi içtenlikle karşıladılar. Kısa süre sonra bir kadın bana bir dilim ekmekle bir kâse çorba verdi. Oldukça çekingen ve rahatsız olduğum için kadın, uzaktaki tepede, ana yolun karşısında başka bir evi gösterdi, orada erkekler olduğunu söyledi, gidip onlara katılmamı önerdi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder