erotik sex shop ve cerkes bilgisi44

erotik sex shop ve cerkes bilgisi44

 orada geçirip sabah dönmem daha iyi olurdu. Kadına konnU. öğüdü için tefekkür edip eve doğru yürüdüm... Yengemle"küTr''^''< lerimi sabah görürdüm.
Eve girdiğimde bir düzine kadar erkek vardı. Giysileri ve • leriyle sıradan Çerkestiler ama tüfekliydiler. Alman işgali altında^”^’' polis kuvveti olduklarım sandım. Köydeki komşularımız Hamid Haşan Huşt gibi halk onları köy polisi seçmişti muhtemelen. Eve selam verdim.
Hepsi ayağa kalkıp selamıma karşılık verdi. Yaşça daha büyük ola„ beni yanına oturtuncaya kadar ayakta kaldılar. Geleneksel konukseverli]; gereğince davranamadıkları için benden özür diledi, nazikçe kim olduğu, mu, nereden geldiğimi sordu. Ona her şeyi anlatırken adamların bazıhn söylediklerimi dikkatle dinliyor, bazıları da arada bir evden çıkıp bir süre sonra geri geliyordu. Gece yarısı olduğunda biri Kızıl Ordu Şenciy veNa-tuhay köyleri tarafından köyümüze doğru saldırıya geçti! haberini verdi. Evdeki herkes sarsıldı. Birkaç dakika içinde savaşın seslerini daha da yakından duymaya başladık. Patlayan havan mermilerinin ve makineli tüfeklerin gürültüsü giderek sıklaştı. Gün ağarırken eve başka bir polis gelip, “Kızıl Ordu köyümüzün yarısını çoktan ele geçirdi! Kısa süre sonra bütün Tahtamukay’ı alacaklar!” dedi.
Grubun yaşça daha büyük olanı ayağa kalktı. “Öyleyse gidelim! dedi, torbalarını kapıp hızla dışarı çıktılar. Görünen o ki ne olacağını sezmişler ve bu evde beraberce oturup hazırlanmışlardı.
Odada yalnız kalmıştım, savaşın seslerini dinleyip düşünüyordum. 0 gece Kızıl Ordu köyümüz Natuhay’ı yeniden ele geçirmiş olmalıydı. Biz oradan ayrılmasaydık Kızıl Ordu o gece bizi yeniden ele geçirmiş olacaktı... Şimdi Tahtamukay’ı geri alıyorlardı. Ne yapacaktım.^
Sabah ilk iş yengemi görecektim. Belki eve dönmek isterdi, madem... Bir Alman askeri kapıyı kırdı, silahını bana doğrulttu. “RausV"^^ diye bağırdı, iterek dışarı çıkardı.
Ona yengemin akrabalarının evini işaret ettim, küçük yeğenlerimin beni orada beklediklerini açıklamaya çalıştım ama dinlemedi. Öfkeyle bana bakıp tekme attı, küçük bir Alman bölüğünün köyü terk ettiği yola doğru itmeye başladı. Beraberlerinde benim gibi gençleri de götürdüklerini fark ettim.
Beni ölen Kızıl Ordu askerlerinin cesetlerini çukura sürüklemeye
AlntinUr )<in »ıpct kAttnjyj futjyitı tirUt Almın ıtkrfinl hatırUdım.., jMmdi bcm iıcklryrn AhttJn 4tkrtl fMu rkiiKkn Irtk- daıhj cjnjrır jrnniu, Anun Iştırım, dlyr hunun rliıtdrn u|; kuriuUhıIctck
da belki atış sesini savaşın geri kalan gütültüsiinden ayıramadım, bleyse koşarken kendimi iyi hissediyordum.
Tahtamukay’dan Kozet’e giden şoseye ulaşıncaya \cadar koşmaya devam ettim. Orada durup arkama baktım, ardımdan kimsenin g,eVmedi-ğini görünce sakinleştim. Krasnodar dan gelen patVamaVatvn gvvtüVtnsv nü duyabiliyordum ama çevremde hiç insan yoktu. Tek duyabiVdigu arkamdan, Tahtamukay’dan ara sıra gelen makineli tüfekleritt giİTÜl
süyle, önümde, Krasnodar’dan gelen sağır edici patlamalardı Şimd
yapacaktım? Nereye gidecektim? bir an tereddüt ettim. K-öyürrte yengemle yeğenlerimi görmeye TaVıtamukay’a dönemezdim.
Bir Şapsığ köyü olan PaneVıes’in adını duyduğumu VvatvtVadvm î Oraya hiç gitmemiştim ama ağabeyim Nacib’m, \S)WVarm süre orada yaşadığım çok kez duymuştum. Oraya ğvdecektvrcı.. va’ya giden yolu ve Panehes’le öbür ŞapstğköyVetihvuyblutvVvtaT olduğunu biliyordum.
Hemen şoseye fırlayıp karşıya geçtim. Sık kamışlarla kaplı, dokuz on kilometre uzunluğunda, donmuş büyük bataklıktan Podkova’ya yöneldim. Burada hızla ilerlerken Krasnodar tarafından gelen, donmuş gölün her yerini, yarılıp beni yutacakmış gibi büyük bir gürültüyle çatlatan ve beni daha hızla koşturan gürültülü patlamaları duyuyordum.
Sonunda Podkova’ya geldim, bir kadına Panehes’e hangi yönden gidildiğini sordum. Bana, Şapsığ köylerinden biri olan Afipsip’e giden barajı takip etmemi söyledi. Afipsip’e giden bir grup adamın geçtiğini, acele edersem onlara yetişebileceğimi de ekledi. Ona teşekkür ettim, yoluma hızla devam ettim. Birkaç yol arkadaşım olacağı beklentisi beni biraz rahatlatmıştı. Kısa süre sonra baraja vardım. Kuban ırmağının karşısında, artık sağımda kalan Krasnodar’ı yıkan, sıklaşan patlama sesleriyle irkilerek, olabildiğince hızla barajı takip etmeye başladım.
Büyükler Grubu ve Ben
Yarım saat içinde sekiz kişilik gruba yetiştim; çoğu ellili yaşlarda ve daha büyüktü. Tahtamukay’da gördüklerimin aksine, hiçbirinin tüfeği ya da başka silahı yoktu.
“Ğogumaf, thamata mafeh!'^^ dedim, yanlarına giderek. Bir süre durdular, grubun daha büyük olanı selamıma karşılık verdi. Hoşgeldin dedi ve “Het vurişav, siç’al?”^^, “Tıda vukaç’ra?’^'^ diye sordu.
Sorularını cevaplayıp, torbasını aldım, taşımaya başladım. Konuşmalarından, bazılarının Şenciy’den, öbürlerinin Tahtamukay’dan olduklarını yavaş yavaş öğrendim.
Sonunda, öğleden önce Afips nehrine vardık. Araba vapurunun kaldırıldığını öğrendik, gerçi halat nehrin üzerinde hâlâ asılı duruyordu. Nehrin karşı kıyısında devriye gezen iki Alman askeriyle, avlusunda çalışan köy sakinlerinden bir Çerkesi görebildik.
Grubumuzdan biri ona seslendi, nehri geçmek için kayığa ihtiyacımız olduğunu söyledi. Adam bağırarak, Almanların nehirde kayık kullanmalarına izin vermedikleri karşılığını verdi.
Dün akşamdan beri hiçbir şey yememiştim, açlıktan ölüyordu,^ yanımda erzağım bulunmadığı için onlara katılmaktan utandım. H de kendilerine katılmaya davet etmedi beni. Bu nedenle, başka birbaV'' ocağına süzülüp yemeklerini bitirmelerini bekledim. Kütükleri geçi^y^^'^ ne taşıyıp bağlamaya başladım.
Tekrat yanlarına gittim. Kütüklerden sal yaptık, ırmağa indirdik, bi„, dik ve halata tutunarak karşıya geçmeye başladık. Ancak, büyük birb^^ parçası ansızın salımıza çarptı, salı devirdi ve bizi buz gibi ırmağa fırlattı Neyse ki henüz kıyıdan çok uzaklaşmamıştık. Irmak bu noktada sığd. Hepimiz sırılsıklam, titreyerek ama sağ salim buz gibi sudan çıktık.
Irmakta bizden uzaklaşan sala çaresizce bakarak kıyıda dururken, ancak birkaç kilometre arkamızda bulunan Yeni Bjıhakay daki ormandan gelen savaş seslerini duyabiliyorduk. Bu savaşın gürültüsü o kadar yüksek, yakın ve rahatsız ediciydi ki korkuyla arkama baktım. Hızla üzerimize gelip bizi saracak gibiydi. Bu sırada yeni yol arkadaşlarım ilerlemeye başladılar. Buraya gelirken takip ettiğimiz aynı baraj boyunca yürüdüğümüzü anlayıncaya kadar soğuktan titreyerek artları sıra gitmeye başladım. Yanımdaki adama, “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
“Eve” dedi. “Geri dönüyoruz.”
Durdum. “Bu durumda, hoşçakalın, size iyi şanslar” dedim.
Adam sessizce bana baktı, diğerleri beni fark etmediler bile.
Geri dönmemeye kesin kararlı, bir süre orada durdum. Geri dönen yol arkadaşlarıma baktım. Elimde olmadan elinde makineli tüfeği, miğferinde kocaman kızıl yıldızı ve kulaklarımda yankılanan küfürlü konuşmasıyla yalnızca beni değil bütün Çerkesleri acımasızca suçlayan Kızıl Ordu teğmenini düşündüm.
Şimdi eve dönsem... diye düşündüm, ona benzeyen başka bir teğmen beni köyümün dışında yakalayabilir... Köyden Almanlarla beraber ayrıldığımdan kuşkulanır... Tekrar aşağılanmaya uğramayacağım!
Arkama döndüm, Afips ırmağının kıyısına gittim. Geçiş yerinin yakınında bir ileri bir geri yürümeye başladım. Çok açtım, titrememi dur-duramıyordum. Şiddetle devam eden. Yeni Bjihakay’daki ormanı tarumar eden, her dakika daha da yaklaşan savaşın gürültüsünü dinliyordum ama vazgeçmeyecektim. Giysilerim belime kadar donmuştu, dişlerimin takırdamasını engelleyemiyordum. Donmamak için hareket etmeye de-
vam ederken, ya bir yolla ırmağı geçeceğim ya da burada öleceğim, diye düşünüyordum.
Öğleden sonra geç bir saatte ormandan üç Alman askeri çıkıp, koşarak kıyıya geldi. Yanımda durup kauçuk bir botu şişirerek ırmağa indirdiklerinde, açlık, soğuk ve yorgunluğun her dakika beni öldürmeye niyetlendiği Afips ırmağının terk edilmiş kıyalarında yüzyıllar geçmiş gibiydi. îşte bu mucize, diye düşğndüm. Oraya gidip titreyerek bota bindim. Beni atmaları ya da vurmaları umurumda değildi. Zaten ölümün eşiğindeydim.
Tuhaf şekilde, bana dokunmadılar bile. Halime üzülmüş olmalıydılar. Yalnızca kendi dillerinde birbirlerine bir şeyler söylediler, beni alıp ırmağı geçirdiler.
İbrahim Koble, Konukseverliği ve Yardtmt
Alman askerlerine teşekkür ettim ve güneş batmadan bir saat önce Afip-sip’e geldim. Avlusunun kapısından çıkan bir kadına rastladım. Bu köyde savaşın bitmeye çok yaklaştığını düşünerek, ona Panehes’e hangi yönden gidildiğini sordum. Gittiğim yolu takip etmemi söyledi. Teşekkür ettim. Birinin defalarca “O, siç’al! Ç'ale"O, siçal!"'°° diye bağırdığını duyduğumda köyde hızla yürümeye başlamıştım.
Yine de, köyün yabancısı olduğum ve kimsenin bana seslenmeyeceğini düşündüğüm için bir süre duymazlıktan geldim. Ancak elimde olmadan dönüp arkama baktım. Yanına gelmem için beni çağırdığını anlayıncaya kadar adam ısrarla seslendi.
Tereddüt ederek yanına gittim.
Ellili yaşların sonundaydı, bıyığı düzgün kesilmişti, gri astragan kalpak giyiyordu. Çekinerek, “Senin için ne yapabilirim, thamnta maf*. diye sordum.
Soruma cevap vereceği yerde, beni evine davet etti. Güneş batmadan önce Panehese gitmek istediğim bahanesiyle konukseverliğini geri çevirdiğimde, köyünden gidersem Almanların beni yakalayıp siper kazmak için savaş hattına göndereceklerini söyledi. Sonra, “Sen kimin oğlusun? Nerelisin?” diye sordu.
Novi Natuhaylı ve İshak Natho’nun oğlu olduğumu söyledim.
Bu sırada, beni buraya neyin getirdiğini öğrenmek isteyen İbrahim sürekli soru soruyor, savaş sırasında başıma gelenleri öğreniyordu. Eşi de sofrada bize katıldı, oturup bizi dinledi. Annemin bizden nasıl ayrıldığım anlattığımda ikisi de çok etkilendi, gözyaşları içinde başsağlığı dilediler.
Sıcak çorbayla acı biber karışımı biraz içimi ısıttı ama yemeğim biter bitmez beni yatak odasına götürdüler, leğen ve sıcak su getirdiler, temiz iç çamaşırları verdiler ve yıkanayım diye gittiler. Sonra beni yatağa yatırdılar, üzerimi sıcacık örttüler, iyi uyumamı söyleyerek çekildiler.
İbrahim, gün doğarken beni uyandırdı, hemen giyinmemi söyledi. Almanların evleri aradıklarını, bulabildikleri gençleri tutukladıklarını söyledi. Onlar bizi burada bulmadan gitmeliydim... İbrahim, hemen döneceğini söyleyerek telaşla odadan çıktı.
Giyinmeye başladığımda, giysilerimin temiz, yıkanıp ütülenmiş olduğunu fark ettim. Zavallı çift benim uğruma bütün gece uyumamış olmalıydı.
İbrahim hızla odaya döndü. “Evlat” dedi fısıltıyla, “Panehes’e giden yolu göstereyim sana. Oraya gittiğinde Bibolet Abaza’ya git, seni benim gönderdiğimi söyle. Adım İbrahim Koble. Gel!”
Acele dışarı çıktık. Hava hâlâ karanlıktı. Çitlerin yakınından giderek, köyün dışına kadar bana rehberlik etti. Bir çalının arkasında durdu, çömeldi. Alman devriyelerinin seslerini duyuyorduk ama onları göremi-yorduk. İbrahim, tek sözcük söylemeden elimi kuvvetlice sıktı, yolu işaret etti, dirseğiyle dürttü.
Başımı salladım, korkmuş bir tavşan gibi karanlığa fırladım, çayırdaki çalıların ve ağaçların arkasından, olabildiğince hızlı gidiyordum. Bir süre sonra biri diye bağırdı. Mermilerin vızıldayarak yanımdan geç-
tiğini duydum ama adımlarımı yavaşlatmadım, bana isabet ettiremediler.
101 Halt -Dur.
Hiç güçlük çekmeden Panehes’e vardım. Bibolet Abaza beni çok sıcak karşıladı. Ellili yaşların sonunda, uzun boylu, yakışıklı, saygı uyandıran biriydi. Köyümüzden bir konuğu daha vardı, Pşımaf Bek’in kız kardeşi. Yanlış hatırlamıyorsam, adı Asiyet’ti. Aynı gün öğle yemeği yerken Asi-yet ve Bibolet, o günlerde köyümüzden iki kişinin daha. Kerim Tuko’yla Ayub Hamtoh’un Panehes’de olduğunu söylediler.
Bunu duyduğuma çok sevindim. Kerim yakın komşumuzdu, Ayub da akşamlan babamı sık ziyarete gelen büyüklerden biriydi. Panehes’e nasıl ve ne zaman geldiklerini, cephe ardımız sıra buraya gelirse ne yapmayı planladıklarını öğrenmenin ilginç olacağını düşündüm.
Benim Panehes’e geldiğimi onlara kimin söylediğini bilmiyorum ama Kerim’le Ayub ertesi günü beni görmeye geldiler. Annem için başsağlığı dilediler. 17 Ocak’ta ilk grupla köyümüzden ayrıldıkları için. Kızıl Ordu bizi yeniden ele geçirdiğinde ve Almanların ikinci işgalinde köylülerimizin hayatta kalmak için çektikleri çileleri fazla bilmiyorlardı. Dolayısıyla, aile üyelerinin, akrabalarının, arkadaşlarının ve bütün köyün sağlığını ve durumunu merakla sorarak benimle ve Asiyet’le saatlerce oturdular. Sorularını cevapladıktan sonra, cephe Panehes’e gelirse Hatramtuk’a geri dönmeye karar verdiklerini öğrendim. Bunun iyi bir fikir olduğunu düşündüm ama beni de götürmelerini istediğimde olumsuz cevap vererek beni hayal kırıklığına uğrattılar. Neredeyse bir ağızdan “Senin Hatram-tuk’ta işin yok!” dediler.
“Söz veriyorum, size yük olmayacağım” dedim.
“Çok gençsin” dediler. “Evine dön!”
“Doğru, Kadirbek” dedi Asiyet. “Bir yere gitmen gerekmiyor. Çarpışma biter bitmez birlikte eve döneceğiz.”
Tartışmadım. Güvenebileceğimi düşündüğüm iki komşum beni hüsrana uğratmıştı.
O gece yatmaya hazırlanırken, yanımdaki paranın iki katına çıktığını fark ettim.
- İbrahim Koble cebimdeki paraya yedi yüz elli ruble eklemişti. Ne adam, diye düşündüm, insan bu şartlarda nasıl bu kadar nazik ve düşünceli olabilir...? Şimdi ona gidemezdim, belki daha sonra.
nak arayarak köyün sokaklarında koşuşuyorlardı. Bir adam savaş köy^ gelmeden sığınak aramaları için ısrar edip dururken, paniğe kapılan köy halkı korkuyla kaçıyordu.
Asiyet ve Bibolet evde yoktu. Eve yeni gelmiştim ki, iki Alman askeri içeri dalıp silahlarını doğrultarak beni dışarı çıkardıklarında ne yapacağımı düşünüyordum. Beni Panehes’in ahırlarına götürüp yaşlı bir Alman subayına teslim ettilet. Çevirmen aracılığıyla bana atlarla aramın iyi olup olmadığını sordu. Savaş esiri Rus çevirmen yaşlı subayın benden araba sürücüsü olmamı istediğini söyledi. Siper kazmak için cepheye gitmek istemiyorsam subayın söylediğini yapmamı öğütledi.
Tereddüt ederek “öneriyi” kabul ettim. Yaşlı Alman subayıyla çevirmeni beni hemen ahırdaki bir çift büyük Alman atının yanına götürdüler. Onları arabaya nasıl koşacağımı gösterdiler, su verip fırçalamamı söylediler ve gittiler. Bu Alman ulaştırma birliğinin yirmi kadar at arabası bulunduğunu, bütün sürücülerin, birkaç Alman askerinin gözetiminde ve emrinde çalışan Rus savaş esirleri olduklarını kısa sürede öğrendim. Son birkaç günde bu sürücülerin bazısı öldürüldüğü, bazısı da kaçtığı için yaşlı Alman subayı ulaştırma birliğindeki sürücü eksiğini kapatmak zorundaydı. O öğleden sonra yakalanmamın nedeni buydu.
O akşam geç saatlerde Rus esirlerden biriyle yürürken, bir Alman subayı atları koşup kendisini izlememizi emretti. Kısa süre içinde Alman ulaştırma birliğinin arabaları sıra halinde köyden ayrılarak gecenin karanlığında Panehes’ten yola çıktı. Alman atlarının çektiği Alman arabasında, Alman subayıyla birlikte ben tam ortadaydım. Nereye gidiyordum? Yaşlı Alman subayı bu arabada neden benimle beraberdi? Atlar, birliğin sıra halindeki arabalarının ardından giderken, besbelli bana güvenmiyorlar, diye düşünüyordum.
Köyden çıkarken yerler karla kaplıydı. Açık kırsal alanda ilerliyorduk. Nereye gittiğimizi merak ediyordum ama Alman subayın bana söylemeyeceğinden emindim. Bir ormanın yanından geçerken yüksek sesle konuşan kadınlarla erkeklerin seslerini duydum ama onları göremiyordum. Ara sıra bizden uzaklaşıyorlar, sonra yine yaklaşıyorlardı.
öndeki sürücüye, “Kazak” diye seslendim, “duyduğum bu sesler ne?” “Sığınmacılar herhalde” dedi, “nereye gittiklerini Tanrı bilir!”
Biz arabaları sürmeye devam ettik, sesler yanımız sıra gelmeye devam etti. Bir süre sonra ortaya çıktılar. Bohça taşıyan kadınların arasına karışmış erkeklerle çocuklar karda yavaş yavaş ilerliyorlardı. Köylülerim Kerim Tuko’yla Ayub Hamtoh onlarla beraber miydi? Merak etmeden duramadım.
Arabada arkamda oturan yaşlı Alman subayına baktım. Oturduğu yerde uyukluyordu. Bu arabada ne yapıyorum diye düşünüyordum zaten; yol boyunca neredeyse aynı yöne giden sıra halindeki sığınmacılara baktım yine. Almanlar tarafından sindirilmektense neden onlar gibi özgür olamıyorum? Neden Hatramtuk’a tek başıma gitmeye çalışmayacaktım?
Bu düşünceler kafamda dönüp dururken arabamdaki atlar birliğin düzenini ritmik bir biçimde izliyordu. Arkamda oturan yaşlı subaya tekrar baktım. Hâlâ uyukluyordu. Gözlerimi ondan ayırmadan yavaşça kalktım, arabadan kayarak indim, sığınmacılara katıldım. Ulaştırma birliği gözden kayboluncaya kadar onlarla birlikte olabildiğince hızlı yürümeye başladım. Kısa süre sonra bu sığınmacıların hepsinin Rus olduğunu, aralarında tek bir Çerkeş bulunmadığını anladım.
Özgür ve tek başıma olmak ilk başka göründüğü kadar kolay değildi. Aslında bu, çıkrığım yolculuğa hiç hazır olmadığımı gösterdi. Alman ulaştırma birliğinden ayrıldıktan bir saat kadar sonra, aralarındaki tek yabancı olduğum bir grup sığınmacıyla beraber gittiğimi anlamaya başladım. Bir kere hepsi Rus’tu ve neredeyse hepsi birbirlerine adlarıyla hitap ediyordu. Üstelik gecenin yarısında ilk Rus stanitsasına geldiğimizde, benden farklı olarak, kendi insanlarının arasında kendilerini rahat hissettiler. Burada yaşayanların kapılarını çalarak, bir gece kalabilir miyiz diye sormaya başladılar. Onlar gibi davranamayacak kadar utangaçtım. Yol arkadaşlarımın gecenin ayazında beni tek başıma bırakarak köye dağılmalarını seyrettim. Issız sokaklarda dolaştım, ne yapacağımı düşündüm.
Açtım, üşüyordum, çok yorgundum ama karda donup ölmeyeyim diye yavaş yavaş yürümeye devam ettim. Sonra, çitten temiz bir buz saçağını koparmaya çalışırken, arka avludaki büyük ot yığınını fark ettim, içine gömülüp bir süre uyudum. Ot yığınının içinde görülmekten utanarak sabah erkenden ayrıldım, yoluma devam ettim. O sırada küçük bir grup Kazak sığınmacıyla karşılaştım. Hatramtuk’a, yani onların bildikleri adıyla Suvorovo Çerkessk’e giden yolu bana gösterdiklerinde, yolun kenarında, karda kocaman bir ekmek parçası fark ettim ansızın.
erotik sex shop

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder