erotik sex shop ve cerkes bilgisi55
Rusça Suvorovo-Çerkessk adı verilen Hatramtuk a vardığımda çocukluğumun güzel köyünü bulamadım. Bakımsız, köhne, neredeyse terk edilmiş gibiydi. Biz gittikten sonra yerleşen Rus nüfusun çoğu. Alman işgali sırasında Çerkeslerin gelip kendilerini öldürecekleri korkusuyla kaçmıştı. Doğduğum evle çocukluğumda oynadığım güzel meyve bahçesinin yerinde yeller esiyordu; hiç iz bırakmadan kayıplara karışmışlardı! Geride bıraktığımız üç ağaç kökünü tanıdım. Birinin üzerine oturup uzun süre ağladım. Kuzenim Hızır köyden gitmişti. Kâba halam artık babamla beraber oturuyordu.Çevreden bir Rus çocuğunun rehberliğinde, benden birkaç gün önce gelen ve terk edilmiş bitişik iki evde oturan, yaklaşık on iki kişilik bir Çerkeş sığınmacı grubu buldum. Çoğunluğu Şenciyliydi. Onlarla beraber kalmak istedim ama Usta Hağur gelip beni evine götürdü.
Hatramtuk’ta, asıl sakinlerden artık yalnızca dört Çerkeş ailesinin, yani Musa Bek, Usta Hağur, Harun Atsok ve Nahu İnduh ailelerinin kaldığını söyledi.
Musa ve Nana Bek’in evlenme çağında bir kızı (Taibat), Usta ve Vahe-da Hağur’un bir oğlu (Davut ama Nakos diyorlardı) ve bir kızı (Şeherhan); Harun ve Rabiar Atsok’un dört oğlu (Süleyman (Simka), Nuh, Ğuçıps ve Aslan), Simka’dan sonra doğan ikinci çocukları olan bir kızlan (Şamset) vardı. Nahu İnduh’la adını hatırlamadığım eşinin bir oğlu, Harun vardı.
Köylülerimden küçük bir grup Hatramtuk’a geldiğinde iki üç günden beri Usta Hağur’un konuğuydum. Gelenler babamın, genellikle Hamafe-ko İndris diye tanıdığımız yakın arkadaşı îndris Hun, Ayub Hamtoh, Kerim Tuko ve küçük yengem Lyuba’nın üvey annesi Hasas Hatleko idiler.
Geldikleri gün Usta Hağur onları evine, akşam yemeğine davet ettiğinde, beni Hatramtuk’a görünce hepsi şaşırdı. Hamafeko İndris’in dışında, diğer köylülerime oldukça soğuk selam verdim. Ayub’le Kerim’e,
Panehes’te buraya onlarla beraber gelmemi istemedikleri için; Hasas’a, ağabeyim Kimkeri Lyuba’yla evlendiğinde ailemize yaşattığı sıkıntı için.
Usta Hağur yemekten sonra hepimizin kendisine konuk olmamızı istedi. Yerde uyumak zorunda kalsak bile sahip olduğu her şeyi bizimle mutlulukla paylaşacağını söyledi. Ama sonunda hepimiz, yalnızca bizden büyük olan İndris Hun’la Ayub Hamtoh’un onda kalmalarına karar verdik. Sonuçta Hasas, Nahu İnduh’tın daha önce ona önerdiği odada kaldı. Kerim Tuko’yla ben köydeki Çerkeş grubuna katıldık.
Hatramtuk’ta hava hâlâ soğuktu. Evi ısıtmak ve bulabildiğimiz azıcık yemeği pişirmek için yakacağa ihtiyaç duyuyorduk. Bunun için, yakınlarda hiç orman olmadığından, sırayla köyün geniş bağlarına gidip tahta kazıkları getirmeye başladık. Hasas bunu öğrenince bir gün bana geldi. Aileme karşı geçmişteki kötü davranışı için özür diledi, kendisi gidemediği için biraz odun getirmemi istedi. Ona karşı beslediğim duyguları bastırarak, yalnız olduğunu, ona yardım etmem getektiğini düşündüm. Belki de bunun nedeni, büyüklere ve kadınlara saygı göstermenin öğretildiği geleneksel yetiştirilme biçimimdi. Her neyse, yalnızca benden istediği iyiliği yapmadım, ara sıra onu ziyaret edip elimden geldiğince yardım etmeye başladım.
Bu arada, orada yaşayan Kuşlardan şilte ve battaniye aldım, yemek pişirmek için teneke kutular buldum, beraber yaşadığım Çerkeş sığınmacılarla iyi geçinmeye başladım. Birçoğunun, özellikle büyüklerin adlarını hatırlamıyorum ama gruptaki gençlerin bazısıyla, yani Davut Yemtıl, İbrahim Traho ve Yerstam Traho’yla iyi arkadaşlıklar kurdum. Oldukça çekingen, hepimizden daha uzun boylu ve iri yapılı Davut’la öbürlerinden daha iyi arkadaşrım. Grupraki diğer gençler akordeoncu Abraşka, yetenekli şarkıcı ve besteci Yusef Najoko ve Ramazandı. Büyüklerin bazılarının adları Madin Yehutl, Hızır Kabane, îlyas Huşt, olağanüstü şarkıcı tıknaz Hacemzako’ydu.
Simka’nın yardımıyla, kısa süre içinde bana ekmek, yumurta satan birçok Rus ailesi buldum. Elimdeki para bir iki ay daha dayanırdı. Üstelik köylülerim beni sık sık ya öğle ya da akşam yemeğine davet ediyorlardı.
Ancak, Hatramtuk’taki bütün Çerkeş sığınmacılar benim kadar şanslı değildi. Her şeyden önce bu küçük, harap, aşın kalabalık iki evde, hareket edebilmek için her sabah yatakları üst üste yığatak, yemek pişirmek için ocağın başında kuyrukta bekleyerek, her tür havada dışarıda yıkanarak yaşamaları kolay değildi. Üstelik yöredeki birkaç Çerkeş ailesinin onları desteklemeye daha çok devam edemeyecekleri
Aynı tarihlerde taçankayh köye iki genç geldi. Otuzlu yaşların so da, iyi eğitim görmüş, çok şık ve bakımlıydılar. Kısa süre sonra öğrena' ğimize göre biri. Alman üniforması ve pırıl pırıl botlar giymiş, atı] ' jandarma teğmeni Murat Hakuy, sivil giyimli öbürü de mollanın Yefendim İko’ydu; ikisini de Musa Bek konuk etmişti.
O akşam bizi görmeye geldiler ve sohbet sırasında Teğmen Murat Ha-kuy. Almanlar bizi siper kazmaya göndermeden önce bir şey yapmayı dii. şünmemiz gerektiğini söyledi. Almanların, burada kendileri için bir şey yapmadan boş oturmamıza izin vermeyeceklerine ikna etti. Sonunda, ertesi sabah erkenden bizi (Davut, Abraşka, Yusef, Ramazan, İbrahim, Yerstam ve beni) iş aramaya götürmesine karar verildi. Bunun gerisindeki düşüncesine göre, bizler — grubun gençleri- düzgün bir iş bulabilirsek, büyükler Almanların tacizinden kurtulabilirlerdi. Büyüklere saygı göstermek ve hizmet etmek için yetiştirildiğimizden hiçbirimiz bu fikre itiraz edemedik.
Davut'la İlk Olay
Ertesi sabah erkenden Teğmen Murat Hakuy’la Yefendim İko taçankayla gelip bizi (Davut, Abraşka, Yusef, Ramazan, İbrahim, Eristam ve beni) aldılar, iş aramaya gittik. Bütün gün bir Kazak stanitsasından öbürüne gittik, başarılı olamadık. Öğleden sonra geç saatlerde Kazak köyü Gas-tagayevski ye (Çerkesçe Hastokuay) geldiğimizde atlar da biz de yorulmuştuk, liderimiz hayal kırıklığına uğramıştı. “Düzgün bir iş bulmanın sandığından çok daha güç olduğu ortaya çıkmıştı ama en azından Gasta-gayevski’de bize boş bir ev buldu. Yefendim İko atları çözerken, bir gece kalacağımız eve girdik. Murat Hakuy’un izniyle, Davut Yemtıl’le beraber evin yakınındaki markete koştum. Bir somun ekmek, peynir, biraz taze balık aldık. Döndüğümüzde, balığı kâsenin içinde, pencerenin pervazına koyduk, bir kâse soğuk suyun yanında biraz ekmek peynir yedik, gruptaki diğerleri gibi toprak zemine yatıp uyuduk.
Gece yarısı gruptakilerin sesiyle uyandım. Çok sayıda kukuruznik gürültüyle Hastokuay’m üzerinde dolaşıyor, topçular da onlara ateş açıyorlardı. Murat Hakuy koşarak evi terk edip yeraltı sığınağına gitmemizi emrettiğinde doğrulacak zamanı güçlükle buldum. Çevrede bombalar parlamaya başlamıştı. Karanlık odada hâlâ uyuyan Davut’u sarstım. Doğruldu. “Kalk, arkadaşım” dedim, “öbürlerinin peşinden gidelim!” “Nereye?” diye sordu.
“Sığmağa” dedim. “Herkes oraya gidiyor!”
“Bombaların oraya düşmeyeceğini nereden biliyorsun?” dedi, dönüp uyudu.
Karanlıkta oturup, nasıl bu kadar sakin olabiliyor, diye düşündüm. Gürültüyü dinledim, pencerenin dışında yıldırım gibi birden parlayan ışıkları seyrettim. Bombalardan birinin evi havaya uçurup bizi öldürmesinden korkuyordum ama arkadaşımı bırakıp sığınağa kaçamıyordum. Bir Çerkeş için bunu yapmak utanç verici olurdu... Nasıl olduysa, belki de çok yorgun olduğum için ben de uykuya daldım. Birden gürültülü patlamalarla uyandık. Işıklar pencerede hızla parlarken, patlamalar yakınlaşıyor gibiydi. Sonra bombalardan biri başımızın üzerinden vınlayıp patladı, bizi çok sarstı, pencere camlarının hepsini tuzla buz etti. Karın-hkta, yerde doğrulduk.
Davut, “Kadirbek” diye fısıldadı, “Sanırım, bana bir şey oldu. Başımda bir ıslaklık hissediyorum.”
Başına dokundum. Haklıydı, başıyla yüzü ıslaktı. Kibrit kutusuna uzanıp yaktım.
“Hayır!” dedi. “Bir tane daha atarlar!”
Dinlemedim. Ona ne olduğunu görmeliydim. Kibriti yakıp ona baktım. Kan yoktu. “Kâsedeki su, seni korkak!” dedim, ikimiz de kahkahayı patlattık.
Neyse ki bomba pencere camını tuzla buz ettiğinde yerdeydik. Yoksa uçan camlar bize isabet ederdi.
Alman Askeri Deposunda Çaltfma
Murat Hakuy haklıydı. Almanlar Hatramtuk’ta boş oturmamıza izin vermeyeceklerdi. Gastagayevski’den döndükten kısa süre sonra bir Alman subayıyla bir er geldi, adlarımızı yazdı. Murat Hakuy’la Yefendim İko dışında bütün Çerkeş sığınmacı grubunu Hatramtuk’un iki kilometre kadar ötesinde bulunan Alman askeri deposuna götürdü. Böylece bu depoda gerçek Alman köleleri olduk. Hamal gibi çalışarak un çuvalları, şnaps fıçıları ve teneke kutularda marmelat gibi yiyecek içeceği oraya teslim eden Alman askeri kamyonlarını boşalttık. Bu teslimatın yapılmadığı günlerde ya da saatlerde ya çevrede kanal kazdırarak ya da askeri depoda un çuvallarının yerlerini değiştirterek bizi çalıştırıyorlardı
Sabahları iki Alman askeri bizi oraya götürüyor, akşamlan getiriyo du. Kapılardan girip çıkarken üzerimiz aranıyordu. Geldiğimizde binad bize kahvaltı, öğle tatilinde yemek veriyorlardı ama bizi “Schnell! Sch nell!” diyerek çalıştıran, ara sıra “Schvveine Reine!”'®^ diyen, kaba saba emirler yağdıran, tekmeleyen Alman’m gözetiminde hiç izin yapmadan ve ücret almadan haftanın yedi günü çalışıyorduk.
Onlara köle gibi uysallıkla boyun eğiyorduk. 1930’ların başında annemi kolhozda çalışmak zorunda bırakan şartlan sık sık düşündürüyordu bana bu. Totaliter Sovyet rejiminin, sistemlerini ya da ırklarını önemsemeden diktatörlere pasifçe boyun eğdirmesi, belki bizi koşullandırmış ya da beynimizi yıkamıştı.
Yine de kimi zaman oldukça cesur ve iş bitirici olabiliyorduk. Genellikle şnaps fıçılarından birine delik açıyor, çok defa Alman askerlerinin arkalarından gizlice fıçıya gidiyor, her zaman yanımızda bulunan kauçuk tüple epeyce yudumluyorduk.
Eksikliğini çektiğimiz yiyeceği tamamlamanın yolunu da bulduk. Bir süre sonra Almanlar, kamyonların zeminine dökülen marmeladı toplayıp eve götürmemize izin verdiler. Hafif zarar görmüş marmelat kutularını açmaya, içindekilerin dörtte birini dökmeye, dökülmüş marmeladı kurulara doldurarak eve götürmeye başladık. Giysilerimiz eskidiğinde, Almanların boş un çuvallarını belimize sararak depodan gizlice çıkarıp eve götürmeye başladık. Üzerinde mavi iki verev çizgi bulunan yumuşak, beyaz, iyi pamuktan yapılmışlardı. Hasas bu un çuvallarından, lime lime olmuş giysilerimin yerini alacak iki çift gömlek ve pantolon yaptı. Çoğumuz bunları Alman askerlerinin yanında bile giymeye başladık.
Genç Rus Kızları
Gelişimizden bir ay sonra Hatramtuk’ta yeni arkadaşlarımız oldu. Alman askerleri, siper kazdırmak için çevredeki Kazak stanitsalarından genç Rus kızları getirip bizimkilerin yanındaki uzun, köhne eve yerleştirdiler. Kızlar bizlerle tanıştıklarına sevindiler, onlarla hemen yakın arkadaş olduk Farklı yerlerde çalıştıkları için, birbirimizi ancak akşamları görüyorduk Çok kısa süre sonra, Varenikovski köyünden çok güzel bir kız olan Şu-
102 Schweine Reine!-Domuzlar!
raya Sşık olduğumu hissettim. Hasas nasıl olduysa bunu öğrendi, grubun en güzel kızını elde ettiğim için benimle gurur duyduğunu söyledi.
O tarihte Hacemzako taşınıp Hasas’la birlikte yaşamaya başlamış, Murat Hakuy Musa Bek’in kızı Taibat’la evlenmişti.
Alman askeri deposundan çalabildiğim marmeladı ve başka yiyecekleri doğal olarak Şura ve arkadaşlarıyla paylaşıyordum. Kendimizi bu yeni koşullara oldukça iyi uyarlamış, gelecekle ilgili hayallerimizi paylaşmayı öğrenmiştik. Akşamlarımızın çoğunu Şura’yla birlikte, onun oturduğu evin arkasındaki mısır tarlasında geçiriyorduk, çünkü o günlerde burası mahremiyet sağlayabildiğimiz tek yerdi. Yazın Şura, bağlardan kendisine getirdiğim üzümlerin bir kısmını ezdi, şişelere ve kavanozlara koyup ma-yalanmcaya kadar sakladı, içki olarak ikram etti.
Bir süre sonra ne kadar çok âşık olduğumuzu anlayarak, geleneğimizin Rus kızlarıyla evlenmemizi kesinlikle yasakladığını, salt dürüstlük adına ona açıkça söyledim. Bu onu kırdı, bir süre ağladı ama birbirimize duyduğumuz duyarlı sevgiyi ve dostluğu bitirmedi. Tam aksine, içinde yaşadığımız umutsuz yoksulluk ve acıklı koşullar birbirimize duyduğumuz sevgiyi güçlendiriyor gibiydi
Bütün Çerkesler giderse Hatramtuk’ta tek başıma ne ya rak ediyordum. Şura kendisiyle birlikte kalmama kuşkusur^*"^' Buna gerçekten layıktı da... Babam, bir keresinde bana, “EvlarR’’'^'*'
maya çalışma! Yoksa ne Rus ne de Çerkeş olursun” demişti.
Davut’a, sırf merakımdan Kırım’a gitme konusunda kendini nasıl h settiğini sordum. Cevabı basit ve kısaydı: “Büyüklerimiz karar verir boyun eğeriz.” Kesinlikle bu, geleneksel yetiştirilme biçimimizin birpjl^ çası, diye düşündüm.
Gidişimizden önceki akşam Şura’yla yakın arkadaşları benim onuruma parti düzenlediler, gece boyunca pek uyuyamadık. Ne olursa olsun beni her zaman seveceğini söyledi. Karşılığında ben de kendisinin şim. diye kadar tanıdığım en tatlı, en düşünceli kız olduğunu, onu her zaman büyük bir gururla böyle hatırlayacağımı bilmesini istedim. Bundan sonra, beni uğurlamaya geldiğinde ağlamayacağına ya da taşkınlık yapmayacağına dair söz vermeye ikna ettim.
Sabah erkenden Şura’yla arkadaşları köyün Büyük Kapısına kadar benimle birlikte geldiler. Murat Hakuy’un taçankası burada yolun kenarında duruyordu, arkasına ev eşyalarıyla dolu üç at arabası dizilmişti. Erkekler, kendileriyle konuşan Anzavur Yehutl’la Murat Hakuyun etrafını alırlarken, kadınlarla çocuklar eşyaların üzerine oturdular. Kısa süre sonra Atsok ailesi eşya yüklü arabanın üzerine oturarak bize katılmıştı, Yefendim İko, Murat Hakuy ve Anzavur Yehutl’un bindiği taçankanın rehberliğinde, Çerkeş sığınmacıların küçük kervanı hareket etti. Şuranın bağırdığını duyduğumda, arabaların ardından yürümeye başlayan erkeklerle beraber henüz birkaç adım atmıştım ama geriye dönüp bakmaya cesaret edemedim, bunun yalnızca ikimizin de hissettiğimiz acıyı artıracağını iyi biliyordum.
Bir süre sonra, diğerlerine ayak uyduramayan büyükler de arabalara bindiler. Diğer erkeklerle bazı kadınlar, küçük gruplar halinde asık yüzle onların arkalarında yürüyorlardı. Şura’nın uzun süre duyabildiğim feryat eden sesinin yüreğimi parçaladığını arkadaşlarımdan gizlemeye çalışarak onları izliyordum. Sesini duymaz olduktan çok sonra bile, beni çok sevdiğini bilerek, bunun etkisinden kurtulamadım.
Bu durumda, uzun süre grubun arkasından gittim. Kırım’a varmamızın umduğumdan daha uzun süreceği belli oluyordu. Grubun arkasından giderken, öğleden sonra geç saatlerde sol elimin avucunda nabız gibi atan bir ağrı hissetmeye başladım. Ağrı yavaş yavaş arttı ve elim o kadar şişti ki Şura’nın parmağıma taktığı yüzüğü artık zar zor görebiliyordum. Yine de kim-
şeye şikâyet etmek istemedim, grubun arkasından yürümeye devam ettim.
Kırım yolunun yarısına geldiğimizde kendimi halsiz hissetmeye başladım. Dahası çenemin iki yanında da nabız gibi atan can sıkıcı ağrılar hissetmeye başladım. İkisi çenemin solunda, biri sağında çıkan çıbanlar avucumdakinden daha çok ağrıya yol açıyor, duyduğum ıstırabı artırıyor, gücümü tüketiyordu. Ağrılar sonunda o kadar dayanılmaz olmuştu ki Kerç Boğazı’nı nasıl geçtiğimizi, Kırım’a nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum bile.
Biri beni kliniğe götürdüğünde Kerç tren istasyonunun duvarına yaslanmış oturuyordum. Doktor hemen çıbanları yardı, içlerindeki cerahati boşalttı, başımı sardı. Bundan sonra sol elime baktı, kara bir merhem sürdü, sardı, beni gönderdi.
Tren istasyonuna geldiğimde grubum gitmişti. Ne yapacağımı bilmeden şaşkınlıkla çevreme baktım. Kendimi kaybolmuş, çok halsiz ve çaresiz hissediyordum. Kendimi toparladım, kondüktörlerden birine, burada tren bekleyen grubuma ne olduğunu sordum. Bir saat önce gittiklerini söyledi, tren istasyonundaki boş yük vagonlarını gösterdi, birine binersem, üçüncü istasyonda grubuma yetişebileceğimi söyledi.
Teşekkür edip vagonlardan birine bindim. Kömür tozuyla dolu olduğu için, bir süre ayakta durmaya çalıştım ama kendimi yorgun ve halsiz hissederek sonunda uzanmak zorunda kaldım. Güneş batarken, çoğu kadın olan Ruslar ve Tatarlar vagona binip, yerde, zonklayan elim göğsümde, yüzüm yukarıda yatarken, çevreme doluşmaya başladılar. Kısa süre sonra çevremde bağıra çağıra konuşan bir kalabalık oluşturdular. Üzerime basacaklarından korkarak doğrulmaya çalıştım ama çok halsizdim. Derken, tren aniden büyük bir gürültüyle hareket etti ve kadınların biri üzerime, tam başımın üzerine düştü.
Bana zarar vermekten korkarak çığlık attı, yakınımızdaki yolcuların bazıları onu dikkatsizlikle suçlayıp çıkıştılar ama ben çok rahatlayarak derin bir nefes aldım. Elimdeki nabız gibi atan ağrı anında geçmiş gibiydi. Büyük bir rahatlık hissederek kadına iyi olduğumu söyledim. Tekerleklerin demiryolunda çıkardığı ritmik sesi dinleyerek uykuya daldım.
Vagondan inen insanların gürültüsüne uyandığımda, tren bir istasyonda durmuştu. Yolcuların bazıları trenden aceleyle indiler ama diğerleri vagonda kaldılar. Uyanmadan önce ne kadar yol gittiğimizi bilmediğim için ne yapacağıma şaşırmış haldeydim. Bu istasyonun adını öğrenmemin de bana hiç yararı olmazdı, çünkü Kırım hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
Doğrulmaya çalıştım ama çok halsizdim. Sonra yaşlı bir adam üzeri-
144 KADİR NATHO
me eğilip büyük bir elmayla bir dilim esmer ekmek ikram utanarak, nezaketi için ona teşekkür ettim, ama neredeyse be '• Sanırım, şimdiye kadar yediğim en sulu, en lezzetli elmaydı. £]* mekle yedim, yaşlı adama ikramı için teşekkür ettim.
Yaşlı adam nazik olduğu kadar da meraklıydı. Kısa sürede kim ve reli olduğumu, başımdan neler geçtiğini öğrendi. Öykümü bitirdiği^^*' iki yıldan beri tek bir haber alamadığı oğluyla torununun Kızıl Ordu’j’ olduğunu söyledi. Tren üçüncü istasyonda durunca nezaketi için adama teşekkür ettim, onun yardımıyla trenden indim, ayrıldık.
Kondüktörün bana söylediği gibi, grubumu bu istasyonda buldun, Buradan, çoğunlukla Rusların yaşadıkları oldukça büyük bir stanitsa olan Çelbası’ya yürüyerek gittik. Çerkeş komitesinin önderleri bizi mer-kezde kabul ettiler, bizi diğer Çerkeş sığınmacılarıyla tanıştırdılar. Büyul, çoğunluğu Adıgey Özerk Bölgesinin farklı köylerinden büyüklerdi.
Anzavur Yehutl’un bize daha önce açıkladığı gibi, komitenin kurulmasının ve amacının başlıca fikri, Çerkeş sığınmacılarını karşılıklı yararlar doğrultusunda bir arada tutmak ve Alman yetkililerle işbirliği yaparak korumaktı.
Çerkeş komitesinin bazı üyeleri adlarımızı yazdılar, komite üyeleri olarak bazı görevlerimizin yanı sıra komitenin kurallarını ve yönetmeliklerini, çalışmasını açıkladılar. Diğerleri bize yiyecek karneleri verdiler, komitenin sığınmacı üyeleri için Almanlardan düzenli karneler aldıkları ve aralarında dağıttıkları söylendi. Ancak, komite liderlerinin emriyle ne zaman bir yerden başka bir yere gitsek, belirtilen köyün ya da kasabanın sınırları içinde yaşayacak bir yer bulmak bireysel olarak sığınmacıya kalıyordu.
Yıkandım, oldukça iyi bir öğle yemeği yedim, grubumu örnek alarak, her eve girip, sahiplerine yeni gelen Çerkeş sığınmacılardan biri olduğumu açıklayıp, bir süre kalmama izin vermelerini isteyerek, Çelbası’nın sokaklarından birinde yürümeye başladım.
Şans eseri çok kısa sürede bana acıyan bir Rus aile buldum. Evin kadını sarılı başıma ve koluma bakrı, beni evine aldı. Kızıyla kendisinin yalnız olduklarını söyledi. Kocasıyla iki oğlu savaş çıktıktan kısa süre Kızıl Ordu’da silah altına alınmışlardı. Doğal olarak, onlara çok teşekkür ederek konukseverliklerini kabul ettim.
Kadın o akşam banyo yapmamı sağladı, sargılarımı ve bazı giysilerimi yıkadı, kızı çevredeki bazı arkadaşlarıyla beni tanıştırdı. Nezaketlerine karşılık vermeye çalışarak, önce tek elimle ne yapabilirsem, sol elim hızla
iyileşmeye başladığında da çiti onarmak, sahip oldukları bir çift atın ahırını temizlemek, biraz ot getirmek, paylarına düşen toprakta saban sürmek gibi ev işyerinde onlara yardım etmeye başladım.
Çelbası’da Bibolet Abaza’ya tekrar rastladım; Panehes’te ev sahibimdi. Eşi Susa, Tahtamukay’da birkaç ay okuduğum beşinci sınıfta botanik öğ-retmenimdi. Bibolet, Çerkeş sığınmacılarının arasında en seçkin adamlardan biriydi artık ve Çelbası’daki Çerkeş komitesinin yiyecek dağıtma bölümünden sorumluydu.
Ona her zaman şık ve bakımlı erkeklerden oluşan küçük bir grup eşlik ediyordu. Bu grupta adını hatırlamadığım bir Siyet, Aydemir Hahıırate ve Ayub Açmız’in yanı sıra benim yaşımda iki genç vardı. Biri, kıvırcık siyah saçlarını özenle tarayan, her zaman genç bir prense benzeyen, ceketinin altına giydiği gömlek ve boyun bağıyla, hatta ipek fularla tamamladığı güzelce ütülenmiş, tertemiz takım elbise giyen, Ayub’un kardeşi Şaban Açmız’dı. Her genç Çerkesin yapması gerektiği gibi, yüzünden hiç eksik olmayan hoş ve keyifli bir gülümsemeyle, büyüklerin ondan istedikleri getir götür işlerini hatasız yapıyordu. Diğer genç, her zaman mükemmel tımar edilmiş iki atın çektiği arabasını süren Kemal Abaza’ydı.
Çelbası’daki Çerkeş sığınmacıların arasında İbrahim Efendi Natho’yla da tanıştım. Podkova köyünden, çok zayıf ve çok dindar biriydi ama onu çok sık ziyaret ederek tedirgin etmedim, çünkü benim gibi yeni bulduğu akrabalarını görmekle çok ilgileniyor gibi görünmüyordu. Orada Kasey Şeheti’le de tanışıp arkadaş oldum. Benim köyümdendi ama daha önce bir iki defadan fazla görmemiştim, çünkü kendisi de kardeşleri Hajimus ve Kan da Sovyetler Birliği’nin bir yetimhanesinde büyümüşlerdi.
Çelbası’da Çerkeş sığınmacıların arasında sürdürdüğümüz yaşam, daha önce bildiğim her şeyden oldukça farklıydı. Aramızda, her zaman kendilerine büyük bir ciddiyet ve özsaygıyla davranan, başkalarına da benzer biçimde yaklaşan, başkalarının sevgisini ve saygısını kazanan, dolayısıyla Çerkeş halkına layık evlatlar olduklarını kanıtlayan Bibolet Abaza ve grubu gibi çok saygın, geleneksel Çerkesler vardı. Ama aramızda, yalnızca aralarında yaşadıkları Çerkeş sığınmacılar topluluğunu değil, kendilerini yetiştiren bütün Çerkeş halkını da utandıran, her akşam sürekli kavga ve küfür ederek, sokaklarda boy gösteren içkiye aşırı düşkün, şifa bulmaz sarhoşlardan ve azılılardan oluşan küçük bir Çerkeş grubu da vardı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder